Bazen bir kitabın atmosferi seni ilk sayfadan sarar, sanki kendi hayatının perdesi aralanmış gibi içine çekiverir. Kayboluşlar, işte tam böyle bir kitap. Yazarımız sıradan görünen bir kasabayı kayıpların, gizemlerin ve fısıldayan sırların içine yerleştiriyor.
Her yedi yılda bir, Kız Kardeşler de denilen kasabalardan bir şeyler kayboluyor. Gökyüzü, sesler, renkler. Biz Aila ile birlikte hem bu kayıpların ardındaki gerçeği çözmeye çalışıyor hem de annesinden kalan ipuçlarının peşinden gidiyoruz.
Hikaye iki farklı bakış açısı üzerinden anlatılıyor. Bu durum karakterleri derinleştiriyor, okura parçalı ama giderek birleşen bir resim sunuyor. Çift katmanlı anlatım kitabın gizemini artırırken, her bölümde yeni bir kapının aralandığını hissettiriyor.
Kitap sadece bir gizem değil; aynı zamanda bir bağlar hikâyesi. Aila’nın kendi yalnızlığıyla, annesinin gölgesiyle ve kasabanın garip atmosferiyle yüzleşmesi kadar, Will ile kurduğu o tatlı, saf ve içten bağ da kalbe dokunuyor. İkisi arasındaki samimi anlar, kitabın karanlık atmosferine umut ve sıcaklık katıyor.
Yazarın dili şiirsel ve düşündürücü. Shakespeare göndermeleri, aile sırları, Freud’dan Shakespeare’e uzanan referanslar derinlik kazandırıyor. Kimi zaman tempo yavaşlıyor, kimi zaman ipuçları seni başka yönlere sürüklüyor; ama bu belirsizlik de kitabın büyüsünü artırıyor.
Kayboluşlar klasik gizemlerin ötesinde, hem aklına hem kalbine dokunan bir roman. İçinde kayıpların, edebiyatın ve ince ince işlenmiş duyguların olduğu; bittiğinde zihninde yankı bırakan bir hikâye.