“Kentdolusu insan ölür gider, başka kentdolusu insan doğar gelir, ki onlar da ölür giderler: Gelir durur başkaları, ölür giderler. Evler, sıra sıra evler, sokaklar, kilometrelerce kaldırımlar, yığın yığın tuğla, taş. El değiştirirler. Bir sahip gider, başka bir sahip gelir. Ev sahipleri asla ölmez, diyerler . Azrail ahret yolculuğu için kapıyı çaldıkta, bir başkası onun yerine geçiverir. Onca altını sayıp gayri menkulü satın alırlar oysa gene de onlardadır olanca altınlar. Bir yerlerden etmişlerdir aşırellezi. Çağlar boyu yıkılıp giden kentlerde gömülü. Çöldeki piramitlerde. Kurulan, ekmekle soğan karşılığında. Kölelerin eseri Seddi Çin. Babil. Devasa taşlar kalan bir. Yuvarlak kuleler. Gerisi uzanıp giden derme çatma varoşların enkazı. Mantar kubbeli moloz kervansaraylar.
Geceleri karınacak, korunak. El ayak çekilmiş.
En de pis zamanı günün. Canlılık. Yok, kasvetli: Hiç sevmem bu saatleri. Sanki çiğnenmişim de kusulmuşum gibi hissederim kendimi.”