"Felsefe, dilin yanlış anlaşılmasının bir yan ürünüdür."
Yıllar önce Wittgenstein'dan bu sözü işittiğimde epey etkilenmiş, üzerine düşünmüş ve nihayet diğer her şeyde olduğu gibi kendimce bir anlam yüklemiştim. Hâlâ daha felsefenin tanımını çeşitli kişilerden okurken bu cümleyi hafızamın bir kenarında tutarım. Elbette bunu Wittgenstein'ın anlatmak istediği şekliyle anlamadığıma ihtimal veriyordum. Daha sonra bu "kısa" biyografiyi okuyunca yanılmadığımı farkettim...
Abisi Hans'ın gecenin üçünde kendini dünyadan soyutlayarak acı ve ıstırap içinde çaldığı piyanonun başında oluk oluk ter döktüğünü küçük yaşında gören Wittgenstein, dehaya sahip olmanın nasıl bir yük olduğunu anlamakla kalmamış, hayatını kendi doğasıyla giriştiği bir savaş gibi yaşamıştır. İki abisinin de intihar ettiğini hesaba katarsak, Wittgenstein ailesinde kişinin doğasıyla giriştiği savaşın öz-yıkımla sonuçlanması kulağa pek şaşırtıcı gelmez.
Alışılagelmiş deha portrelerinden farklı olarak, bütün bu savaş boyunca, başkalarının hakkında kötü düşünmesine dair duyarlılığı hiçbir zaman yakasını bırakmamıştır. "Schopenhauer'ın aşkın idealizmi Wittgenstein'ın en erken dönem felsefesinin temelini" oluşturması veya Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşlerinden pasajları artık ezbere okuması ve hatta dönemin garip eseri olan Weininger'in Cinsiyet ve Ahlak kitabından etkilenmesi, ruh durumunun hiçbir zaman aydınlığa çıkamayacağının bir işareti gibiydi. Nitekim, "Wittgenstein kendini öldürme cüreti göstermediği, bu dünyada gereksiz olduğu yönündeki bir sezgiyi görmezden geldiği için utanç" duyarak yaşıyor gibiydi. 1903 ve 1912 yılları arasında kafasında yankılanan intihar sesleri Russell'ın onun dehasını tanımasıyla bir nebze olsun durulmuş gibi gözüküyordu. Ancak yine de kendisi hayatı boyunca başladığı işi