"YARA BENDE"
"Bazı vakitler, insanın zamanla derdinin ne olduğunu, zamanın mı insanı yoksa insanın mı zamanı değiştirdiğini sorarım kendime. Bunu veya zamanla ilgili pek çok konuyu her insan arada sırada, belki de sırf laf olsun diye sormuştur kendine mutlaka. Bedenim ve düşüncelerim her gün değişirken ve en küçük değişikliklerin bile farkında olmama rağmen, bir yanımla da geçmişte yaşamaya devam ettiğimi biliyorum."
Edebiyat bazen bizi bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk, kimi zaman kelimelerin içinden geçerek dereye, ekmeğe, gönle ve nihayet yolun, ağıtın ve kuyunun kıyısına varır. Kitap, tam olarak böyle bir yol izliyor: parçaları birleştikçe, kendimizi hem kişisel bir hafızanın hem de toplumsal bir belleğin ortasında buluyoruz.
"Her şey senin şu anki yaşına ayak bastığım gün başladı.”
İşte böyle başlıyor yazarın anlatısı. Daha ilk satır, bizleri derin bir sorgunun içine çekiyor: Ben kaç yaşındaydım? 9, 13, 17, 25, 43 ya da 70… Hayata yeni mi gelmiştim, yoksa her gün yeniden mi geliyordum? Bu sorular, kitabın atmosferini daha ilk anda kuruyor. Çünkü bu anlatının ne başlangıcı var ne de sonu. Yazar, ortaokul sıralarından bir anıyla açsa da aslında doğumdan son nefese kadar uzanan bir yaşamı konu edinmiş.
Ama elimizde tuttuğumuz şey bir günlük değil. Bir baba var; bir de gözleri görmeyen oğul. Baba, görmediği hayatı oğluna bir düş gibi göstermek istercesine ses kayıtları bırakıyor. Biz de o kayıtların metne dönüşmüş hâlini okuyoruz. Bu yönüyle eser, sıradan bir hatırattan ziyade, bir “sesli hafıza” çalışması. Elazığ’ın kokusunu taşıyan topraklar, mahalle kültürü, yerel inanışlar, sokak ağzı, temiz ve kirli tüm düşüncelerin yalın hâli… Hepsi bu anlatının içinde yerini buluyor.
Haso, ergenliğe adım atmış, ele avuca sığmayan bir çocuk. Yaramazlıklarıyla köyün