İnsanoğlu, tarihin farklı dönemlerinde ve coğrafyalarında inançları ve gelenekleri nedeniyle kendi toplumu tarafından türlü uygulamalara maruz bırakılmıştır. İnsanlığın en karanlık ve utanç verici noktalarına işaret eden bu uygulamalar, ne yazık ki geçmişte kalmamış, farklı biçimlerde bugün de varlığını sürdürmektedir.
Yedi Taş’ın merkezinde, tecavüze uğramasına rağmen zinayla suçlanan ve recm edilerek öldürülmeyi bekleyen bir kadının hikayesi yer alır. Tam bu noktada, olaylara bir yabancı dahil olur. Bu yabancı, ne coğrafyaya ne de toplumun değerlerine aittir. Kendi hayatındaki kırılma anından sonra her şeyden uzaklaşarak, bilmediği topraklarda insanlara yardım etmek amacıyla yola çıkan biridir.
Karşılaştığı manzara ise son derece sarsıcıdır: İnsani değerlerin çürüdüğü, din adı altında yapılan zulümlerin meşrulaştırıldığı, fakirliğin ve cehaletin kol gezdiği topraklar… Yazar, okura yalnızca bir hikaye değil; vicdanı zorlayan, insanlığın yüzleşmekten kaçtığı bir gerçeklik sunar.
Bu kurak topraklarda kazanan çöl mü olacaktır, yoksa yabancı mı?
İnançla körlüğün, merhametle barbarlığın mücadelesi satır aralarında derin bir sorgulamaya dönüşür.
Dil ve anlatım bakımından, olaylara dışarıdan bir gözün eşlik etmesi ilk başta okuru zorlayabilir. Ancak sayfalar ilerledikçe bu anlatı biçimine alışılır. Yazarın şiirsel ve yoğun dili, metni daha sarsıcı ve duygusal bir hale getirir.