Onat Kutlar 80 darbesi sonrasında cezaevlerine kapatılarak işkence gören, ağır cezalar alan insanlara toplumun suskun kalmalarını onlara verilen en büyük ceza olarak görür. Bu suskunluğa "bir alçakgönüllü başkaldırı" olarak adlandırdığı mektupları iki yıl boyunca bir sanat dergisinde kendisine ayrılan köşede yazar. Alıcıların isimlerini açıklamaz. Ancak yazar kitabının 'Ek Söz' bölümünde önce Hüseyin Baş'a, sonra da Orhan Taylan'a, Ali Sirmen'e, Dr. İsmail Beşikçi'ye, cezaevlerine doldurulan gençlere, tüm onurlu ve direnen dostlara yazdığını belirtiyor.
En başta Erdal Öz'ün bu mektuplara yanıtı olan mektubu vardı. İçerdeki insanın yasakları aşabilmek için için üstü kapalı da olsa duygularını, düşüncelerini, gönlünden geçenleri olabildiğince yazarak anlatmaya çalışır. İçerde yazılanlar aslolandır, gerçektir. Şimdiye kadar içerdeki adamın yazdıkları ilginç olmuştur. Dışarıda yazılanların yaşanırlık kazanmadığı için içeride yazılanların yanında sönük kalır diyor Erdal Öz. Ancak yazarın dışardan yazdığı bu mektupları içeriden yazılmış mektupların başarılarıyla yarışır, birikim dolu, umut ve bilinç aşılayan nitelikte buluyor.
Sıcacık bir arkadaş sohbeti tadında, içtenlikle yazılmış dostça sarmalayan satırlar kitabı elimden düşürmedi, hiç bitmesin istedim. İlk sayfalarından itibaren büyük bir merak, heyecanla bu kitap mektubu defalarca okudum. Zihnime, yüreğime kazıldı.
Onat Kutlar “şimdi değilse ne zaman konuşacağız ölümü, özgürlüğü, aşkı, tutkuyu, duvarları, çocukları, acıyı, sevinci, ortak düşlerin bulanık gecelerini, geçmişi ve geleceği, oyunları, bahçeyi, denizi ve nice şeyleri” diyerek anlatmaya başlıyor. Ve öyle bir anlatıyor ki bu nice şeyleri kendi kültür birikimi, insan sevgisiyle, içtenliğiyle, görüşleriyle, sade ve özgünlüğüyle duygular kabına sığmıyor