Dokuz öyküden oluşan bu kitapta yazar, diline aşina olmayan birini daha önsözden, anlatımındaki mükemmellikle yakalayıveriyor. Betimlemeleri ile olsun, "an"dan yakalayıp bize sunduğu karelerle olsun, anlattıklarını okurken gözümüzde rahatlıkla canlandırabiliyoruz. Bunda yazarın sinema ile iç içe oluşunun da payı büyük. Kısacık öyküler, sinema karelerine dönüşüveriyor birden bire ve kısacık bir "an" da olsa, o öyküye dahil oluyorsunuz. "Horozlar"ın büyükannesine kah gülüyor, kah acıyorsunuz, "Hadi"deki küçük kızın korkularına ortak oluyorsunuz, "Yunus"ta hastalık ve kasvet iliklerinize işliyor, "Çatı"da Güleç Osman'a kızıyorsunuz, bir şeyi yaparken aslında onu yıkıyor muyuz, bunun düşüncesine dalıyorsunuz, "Kediler"de o yabanıl hayvanlar ile ne yapacağınızı bilemiyorsunuz, "Dördüncü"de hayal ile gerçeği birbirine karıştırıp, nasıl da "hayat" denen oyunu sahnelediğimizi, elimizin büyük mü küçük mü olduğunu ya da ne zaman kartları açık oynamamız, ne zamansa kötü bir eli hayata, sağlam bir blöf ile yedirmemiz gerektiğini fark ediyorsunuz, "At Cambazları"nda çaresizliği, "İshak"ta gizemi, "Kül Kuşları"nda ise acıyı tadıyorsunuz. Öykülerde bozkırı, taşrayı, zorlu yaşamları iyiden iyiye hissediyorsunuz. Bunda o coğrafyayı görmenin, o coğrafyayı yaşamanın veya hiç olmazsa o coğrafyaya karşı gözünü kapamamış olmanın etkisini hissediyorsunuz. Bu açıdan yazar, gerçekten de güzel bir iş çıkarmış.
Kitaptan yaptığım tek alıntıda da değindiği üzere, yurdum aydınlarının (!), burunlarının dibinde olanı biteni görmeyip bu coğrafyayı, uzaklarda bir yerlerde kabul etmeleri ve güllük gülistanlık (?) memleketimizin böylesi dertlerinin sanki hiç olmadığını kabul etmeleri, yazara ağır gelmiş olsa gerek. Bu açıdan bakarsak aydın denen insan, topluma ayna mı olmalı yoksa toplumla araya perde