“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Bir cümle bazen bir kitabın değil, bir hayatın özeti oluyor.
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni bitirdiğimde içimde tam olarak böyle bir his vardı: Geç kalınmış bir mutluluğun hüznü.
Kitap boyunca yer yer çok hüzünlendim.
Yer yer Kemal’e çok kızdım. Aşkın böyle bir yüzü olabilir mi diye düşündüm. Bu aşk mıydı gerçekten, yoksa herkesin düşündüğü gibi bir takıntı mı? Sanırım ben de çoğunluk gibi bunun bir takıntı olduğunu düşündüm. Ama yine de Kemal’in Füsun’dan bahsederken her defasında “güzelim” demesi… İşte o kelime kalbime dokundu. Sevginin dili bazen en zayıf insanın ağzında bile şiire dönüşebiliyor.
Eşyalar…
Toplanan sigara izmaritleri, tokalar, küçük objeler… Bir insanı kaybetmemek için zamanı durdurmaya çalışma çabası… Bu beni çok etkiledi. Aşkın hatıralar üzerinden yaşatılması, somutlaştırılması… Belki de en acı tarafı buydu.
Ve beni en çok etkileyen şeylerden biri de yazarın kendisini romana dahil etmesiydi. Orhan Pamuk’un hikâyeye girip müzeyi kurma fikrinden bahsetmesi… Önce müzeye karar verip sonra kitabı yazması… Böyle büyük, böyle katmanlı bir düşünce… Gerçekten dahice. Kurgu ile gerçeğin iç içe geçmesi beni hayran bıraktı.
Kitabın sonunda ağladım.
Ve bu kitap, beni derinden etkileyenler arasına girdi.
“Nereye gidiyorsak onunla birlikte gidiyorduk ve bu dünyadaki mutluluğu kaçırmıştık. Çok yazık olmuştu, ama bu sanki kaçınılmaz bir şeydi.”
Belki de romanın özü buydu: Kaçınılmaz bir kayıp hissi.
Şimdi tam da bugün bir dijital platformda dizi olarak uyarlanacak olması içimde ayrı bir merak uyandırıyor. Ama ondan önce bir hayalim var: İlk fırsatta Masumiyet Müzesi’ni gidip görmek. O vitrinin önünde durmak. Kemal’in sakladığı eşyaların karşısında kendi kalbimin sesini dinlemek.
Bazı aşklar yaşanmaz.
Sadece