Zaten gerçeğin, büründüğü kılıktan katman katman sıyrılıp kendisini bana sunduğu o tuhaf ülkeden her geri dönüşüm beni daha da bedbaht kılmaktaydı. Kim bilir belki bir gün tamamen oraya yerleşir, hayatımın geri kalanını aklın serhaddinde mutlu bir mülteci olarak sürdürürdüm.
Boşunaydı. Belleğimdeki hiçbir şeye dokunamıyordum. Aslında her şeyi hatırlıyordum da, hatıralarım bir araya gelip bir bütün oluşturamıyordu. Benlik duygumu yitirmiştim. "Yalvarırım" diye inledim. "Yalvarırım bana benim hakkımda bir şeyler söyle."
"Ölümün benim elimden olacak."
Buruk bir çocukluk geçirdim Öztürk. Ben devrik cümle bile kuramazdım. Kuramazdım, çünkü korkardım. Sorumluluklarım vardı. Akranlarım bozuk bir Türkçe'yle gül gibi anlaşırken, bütün o gramer kurallarının anasını ağlatarak bildirişirken, giriş gelişme sonuç kavramlarından bihaber, rastgele bölünmüş paragraflarla kompozisyon yazarken, ben... Ben kendime ihanet eder cümlenin öğelerine sadık kalırdım. Ömrüm düzgün cümleler halinde geçti.