Okuyucu, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasını ele alan, konusu bakımından son derece özgün, Nazizme, Yahudi soykırımına, toplama kamplarına ve bunların Alman halkı üzerindeki etkilerine ilişkin düşündüren bir roman.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve her bölüm bambaşka duygular içeriyor. Ve yazarın o sade ve akıcı anlatımıyla kitap daha keyifli bir hale geliyor.
İlk bölümde liseli bir genç olan Michael ve kendinden yaşça büyük bir kadın olan Hanna ile aralarında geçen ilişkiden bahsediyor. Başlarda bir aşk ve gençlik heyecanı olduğunu sanarken okudukça bambaşka yerlere evriliyor. Kadının, aşığını bırakıp bir anda ortadan kaybolmasıyla da kitap heyecanını hiç eksik etmeden devam ediyor.
Açıkçası okurken bazı zamanlar empati kurmam gerektiğinde hangi tarafı seçmeliyim acaba derken biraz zorlandım.
Zaten yazarın da amacı bence tam olarak da bu.
Suç, adalet, utanç, gurur ve vicdan konuları üzerinde yoğunlaşması da bize bu konuları sorgulatıyor.
𝗕𝗶𝗿 𝗸𝗶𝘀̧𝗶𝗻𝗶𝗻 𝗰𝗲𝘇𝗮𝗹𝗮𝗻𝗱ı𝗿ı𝗹𝗺𝗮𝗺𝗮𝘀ı𝗻ı 𝘀𝗮𝗴̆𝗹𝗮𝘆𝗮𝗰𝗮𝗸 𝗯𝗶𝗿 𝗯𝗶𝗹𝗴𝗶 𝗯𝗶𝗹𝗶𝘆𝗼𝗿𝘀𝘂𝗻𝘂𝘇 𝗮𝗺𝗮 𝗰𝗲𝘇𝗮𝗹𝗮𝗻𝗱ı𝗿ı𝗹𝗮𝗰𝗮𝗸 𝗸𝗶𝘀̧𝗶 𝗯𝘂 𝗯𝗶𝗹𝗴𝗶𝗻𝗶𝗻 𝗯𝗶𝗹𝗶𝗻𝗺𝗲𝘀𝗶𝗻𝗶 𝗶𝘀𝘁𝗲𝗺𝗲𝘆𝗶𝗽 𝗴𝘂𝗿𝘂𝗿 𝘆𝗮𝗽ı𝘆𝗼𝗿𝘀𝗮, 𝘆𝗶𝗻𝗲 𝗱𝗲 𝗰𝗲𝘇𝗮𝗹𝗮𝗻𝗱ı𝗿ı𝗹𝗺𝗮𝗺𝗮𝘀ı 𝗶𝗰̧𝗶𝗻 𝗯𝘂 𝗯𝗶𝗹𝗴𝗶𝘆𝗶 𝗮𝗰̧ı𝗴̆𝗮 𝗰̧ı𝗸𝗮𝗿𝘁ı𝗿 𝗺ı𝘀ı𝗻ı𝘇?
Hem felsefi hem de ahlaki bir mesele…
Okuması uzun sürmüyor, ama etkisi bende uzun süreliydi. Eleştirel bir kitap olması bakımından da her kesime hitap etmeyebilir. Ama kitaba şans vermenizi gerçekten çok isterim.
Kitapla kalın…
Herkese merhabalar
Kısa ama bir o kadar da dolu olan Anton Çehov kitabı ile geldim.
Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve son derece etkilendim.
Hikayemiz taşra kasabasında bir hastanede, Altıncı Koğuş adı verilen ve akıl hastalarının kaldığı bir binada geçiyor. Odadaki beş hastadan biri, hikayenin iki ana karakterinden biri olan İvan Dmitriç; üniversite eğitimini yarım bırakmış, yaşadığı trajik olaylar sebebiyle güç bela bir dairede memur olabilmiş eğitimli bir genç. Kuruntuları ve zamanla oluşan sanrıları sebebiyle hastaneye kapatılmış. Diğer ana karakterimiz ise yaşlı ve vurdumduymaz bir doktor olan, Andrey Yefimiç. Kaderci ve eyleme geçmeye karşı olan bir profil çizen Yefimiç, tedavinin de ilacın da hatta acıları dindirmenin de boşa bir uğraş olduğunu, insanın eninde sonunda öleceğini düşünüyor. Bu yüzden meslek hayatı boyunca hiçbir ekstra çabaya girmeden, rahatını bozmadan lüks ve kitaplarla dolu yaşantısını sürdürüyor. Taa ki Altıncı Koğuş’u ziyarete gidip de Dimitriç ile girdiği tartışmaya kadar...
Asıl hikaye, yani Çehov’un okuyucuya vermek istediği mesaj da zaten ikilinin bu diyaloglarında ortaya çıkıyor.
İkisinin arasında geçen diyaloglar olsun, Yefimıç’in kendi kendine girdiği çatışmalar olsun hepsi harikaydı.
68 sayfalık kısa bir eser olduğu için zaten tek seferde bitirip, üstünde epey düşünmeye değecek bir eser. Çehov’un dönemin Rusya’sındaki çok konuşan, eleştiren, boş felsefe yapan elit kesmine yapmış olduğu, tokat niteliğinde harika bir eleştiri. Hayatındaki tek bir acı ya da zorluk yaşamamış olan Yefimıç, Dmitriç ile olan diyalogdan sonra girmiş olduğu ruh halini ise muazzam yansıtmış.
Okuyacak olanlara keyifli okumalar diliyorum...
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,2bin okunma
“İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.”
Peyami Safa ile ilk tanışma kitabımdı.
Kitaba yüzeysel olarak bakıldığında fazla detay içermiyor gibi görünse de, içerdiği diyaloglar, Samim karakterinin yaptığı psikolojik çözümlemeler ve tespitlerle okuyucuyu kendine bağlıyor.
Kitabın başlarında genç bir kız olan Selmin’in hamile olduğunu öğreniyoruz. Annesi Mefharet, bir süre sonra bebeğin, kardeşi Besim’den veya abisi Samim’den olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu şüphe ile ilk sayfalar gerilim ve korkuyla ilerliyor.
Biliyorum bu yaşanan şüphe biraz mide bulandırıcı. Ama yine de neler olacak diye okumadan edemiyorsunuz.
Okumaya başladıktan kısa bir süre sonra Peyami Safa’nın gri gözlüklerini taktığını anlıyorsunuz.
Ayrıca mutsuz bir kitap. Hem geriyor, hem sinirlendiriyor, hem de fazlasıyla şaşırtıyor. Ama karşılığında “Simerenya” ya giriş izni veriyor ara sıra. Hatta belki de birbirinden uzun ve etkileyici psikolojik çözümlemelerden önce biraz dinlenmeniz için açıyor bize Simerenya’yı. Son sayfanın bitmesi ile de çıkarıyor gözlüğünü Peyami Safa. Ama biz bir süre daha takmaya devam ediyoruz o gri gözlükleri.
Diyeceğim o ki, Peyami Safa’nın o muhteşem üslubu ve harikulade cümleleri ile hayata dair ilginç tespitler içeren romanıyla iyi ki tanışmışım.
Okuyacak olanlara tavsiyemdir.
Keyifli okumalar diliyorum.
İnsan psikolojisinden ve ruh dünyasından çok iyi anlayıp, bunu okura profesyonel bir şekilde aktaran Dostoyevski’nin çok beğendiğim bir eserini okudum.
Öncelikle şunu söylemem gerekiyor ki, sindirmesi kolay olmayan bir kitap ve kitap okuma alışkanlığı kazanmak isteyenlerin şu anlık elini uzatmaması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çünkü Dostoyevski, bu kitapta bize insan ruhunun en karanlık odalarına kadar eşlik ediyor.
Kitap iki bölümden oluşmakta. İlki “yeraltı” olarak geçen kahramanın kendi anlattığı -hasta biriyim ben- diye söze başladığı bölüm. İkinci bölüm ise neden böyle bir insan olduğuna dair yaşadıklarından bahsettiği bölüm.
Açıkçası ben ilk bölümde anlatılanlara ilk başlarda biraz adapte olamadım, çünkü Dostoyevski hepimizin içten içe sezdiği ama tanımlayamadığı ya da bastırdığı gizli düşüncelerimizi, insanın kendini nasıl kandırdığını resmen kusarak anlatmış. Bu bölümde konudan konuya atlaması, yer yer çarpıcı espirileriyle insanı afallatıyor.
İkinci bölüm ise su gibi akıp gidiyor.
Toplumda bizi ezik, hiçbir işe yaramaz, bir pislikmiş gibi hissettiren insanların varlığına en güzel yorumu çok iyi bir şekilde kitabın kahramanı yapıyor.
-bırakmıyorlar...iyi...iyi olamıyorum.
ALINTI
İnsan (kim olursa olsun) her zaman, her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil, canının istediği gibi hareket etmeyi sever.
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Can Yayınları · 2025159,4bin okunma
“Bizlerin payına sadece bataklık ve taşlar düştü, onları da kültür dünyamıza taşıdık.” der Finler.
Toprakları taşlarla dolu, ekonomik gücü olmayan fakir bir memlekettir Finlandiya. Yoksul topraklarına besledikleri sevgi ve inatçı çalışkanlıkları dışında her yönüyle yoksul olan, eğitimli insan sayısı oldukça az, daha yeni İsveç ve Rus baskısından kurtulmuş bu halkın ülkelerini nasıl Beyaz Zambaklar Ülkesine döndürdüğünü anlatıyor. İçinde çok çarpıcı konulara yer verilmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün de çok etkilendiği ve okullarda da okutulmasını istediği bir kitap.
Halka kızmaktansa önce onu değiştirmek ve dönüştürmek gerektiğini, aksi taktirde bilgiye sahip olan kişinin mutsuz ve yararsız olacağını görüyorsunuz. Yaşamı ile yan yana koyduğumuzda Mustafa Kemal’in ne kadar çok kitap okuduğunu ve öğrendiği her şeyi bir başkası ile değil, halk ile paylaştığını görüyorsunuz. Belki de bu kitabı okuyarak biraz da ona ve zihnine daha çok yaklaşıyorsunuz.
Bu kitabın, her kitaplıkta bulunması gereken çok değerli bir eser olduğunu düşünüyorum. Okuyun, okutun dostlarım.