Çevremizdeki acıların tamamını bizim de çekmemiz gerekiyor. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur,ama ortak bir büyüme yolumuz vardır, ve bu ise, şu ya da bu biçimde, acılar içinden götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer(her evre de istek ve korku bakımından bir önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi (insanlıkla aramızdaki bağ,kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir), yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur,acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük olarak nitelemeye de yer yoktur.
İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler,bekler,bekler, şakakları zonklayan dek düşünür,düşünür,düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız...Yalnız...
“İnsanlığın düşüş dönemine denk gelmiştim sanki. Kırmızı gün batımı,bana insanlığın gün batımını düşündürdü. Şu anda meşgul olduğumuz sosyal çabanın tuhaf sonucunu ilk kez fark etmeye başladım. Ama yine de düşününce çok mantıklı bir sonuç bu. Güç, ihtiyacın sonucudur; güvenlik,güçsüzlüğe prim verir. Yaşam koşullarını iyileştirme çalışması -hayatı gittikçe daha güvenli hale getiren gerçek uygarlaştırma süreci-istikrarlı bir şekilde doruğa ulaşmıştı. Doğa konusunda birleşen insanlığın zaferi,bir diğerini takip etmişti. Şuan sadece hayal olan şeyler,bilinçli olarak ele alınan ve ileri taşınan projeler haline gelmişti. Ve bu gördüğüm şey ise hasattı!”