Rezan Farqîn

Rezan Farqîn
@kitapsizadam
Yasaklanmış bir ülkedir gözlerin, Geçit vermez yerleşik sevdalara
Rojava
Halep’te akan kan, yalnızca bir kentin değil, insanlığın yüzüne çarpan tokattır. Rojava’dan bakınca görünen şudur: Katliamın faili kadar, susanlar da suç ortağıdır. Bombayı atan el kadar, gözünü kapatan göz de bu suçun içindedir. Bugün Halep’te çocuklar ölürken, büyük laflar edenlerin dili tutulmuşsa; “adalet”, “ümmet”, “kardeşlik” kelimeleri yalnızca kürsü süsü olarak kalmıştır. Zulüm İsrail’den gelince bağıran, başkası yapınca üç maymunu oynayan bir ahlak, ahlak değildir. Rojava’nın hafızası uzundur. Kim katletti, kim sustu, kim alkışladı hepsi yazılıyor. Tarih, katilleri olduğu kadar korkakları da affetmez. Halep’te dökülen kan, bir gün mutlaka hesabını sorar; çünkü adalet gecikir ama kaybolmaz. Sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik, zalimin safında durmaktır.
Reklam
Halep’te katliam var
Halep yanıyor. Taş değil, insan yanıyor. Duvarlar değil, vicdanlar çöküyor. Halep’te katliam var, ve dünya susuyor. Sustukça büyüyor karanlık, sustukça cesaret buluyor cellât. “Müslümanız” diyenler suskun, “Ümmet” diyenler sağır. Cami minarelerinden yükselen ezan, mazlumun çığlığına karışmıyor artık. Halep’te bir çocuk ölürken, ekran başında dualar bile sessize alınmış. Halep’te katliam var, “Kürt’ün kardeşiyiz” diyen Türkler de suskun. Kardeşlik lafta kolay, ama bedel ödemeye gelince herkes kendi konforuna çekiliyor. Oysa biz aynı coğrafyanın toprağıyız, aynı acının çocuklarıyız. Birimizin kanı aktığında ötekinin susması, kardeşlik değil, inkârdır. Halep’te katliam var, ama burası Filistin değil. Bunu yapan İsrail değil.
Rojava
Rojava, yalnızca bir coğrafya değil; bir halkın hafızası, dili, yarası ve direncidir. Orada yaşananlar, sıradan bir göç hikâyesi ya da çatışma başlığı olarak geçiştirilemez. Rojava Kürtlerinin maruz kaldığı zorunlu göç, sistematik baskı ve yok sayma politikaları; bir halkın yurdundan koparılışının, hafızasının parçalanışının adıdır. Bu süreç, yalnızca bugünün değil, yüzyılı aşan bir tarihsel acının devamıdır. Rojava’da Kürtler, defalarca evlerinden edildi. Savaşın, kuşatmanın, ambargonun ve demografik mühendisliğin ortasında bırakıldılar. Köyler boşaltıldı, şehirler yıkıldı, tarlalar yakıldı. İnsanlar, yanlarına sadece çocuklarını ve anılarını alarak bilinmez yollara düştü. Göç, bir tercih değil; hayatta kalmanın son çarelerinden biri oldu. Bu göç, sınırları aşan bir sürgündü; kimlikten, dilden ve kökten koparılma tehdidi taşıyordu. Soykırım kavramı, yalnızca fiziksel yok etmeyi anlatmaz. Kültürel soykırım da en az onun kadar yıkıcıdır. Rojava’da Kürtlerin dili yasaklandı, isimleri değiştirildi, tarihleri inkâr edildi. Okullar, meydanlar ve resmi belgeler, bu inkârın araçlarına dönüştürüldü. Bir halkın kendini anlatma hakkı elinden alındığında, yalnızca bedenler değil, ruhlar da hedef alınmış olur. Bu, sessiz ama derin bir yok etme biçimidir. Kadınlar bu sürecin en ağır yükünü taşıdı. Evlerini kaybettiler, çocuklarını savaşın ortasında büyütmek zorunda kaldılar, kimi zaman da en sevdiklerini toprağa verdiler. Buna rağmen Rojava’da kadınlar, yalnızca acının öznesi olmadı; direnişin de taşıyıcısı oldular. Hayatı yeniden kurma iradesi, en çok onların ellerinde filizlendi. Bu, yok sayılmak istenen bir halkın “buradayım” deme biçimiydi. Çocuklar ise göç yollarında büyüdü. Okulsuz, oyunsuz, güvenliksiz bir çocukluk… Patlama sesleri ninni, çadırlar yuva oldu. Bir çocuğun
Her Kürt bir Rojavalıdır
Her Kürt bir Rojavalıdır… Bu söz, bir coğrafyanın değil, bir kaderin adıdır. Bir sınır kapısında pasaporta sığmayan, haritalara diz çöktürmeyen bir hakikatin adıdır. Rojava, yalnızca Suriye’nin kuzeyinde bir yer değildir; Rojava, Ankara’nın duymakta zorlandığı ama Diyarbakır’dan, Mardin’den, Van’dan yükselen ortak bir vicdandır. bu memlekette taşlar bile susarak konuşur, insanlar ise konuşarak yargılanır. Kürt’ün hikâyesi de böyledir: Anlatınca suç, susunca inkâr. Oysa her Kürt bir Rojavalıdır; çünkü her Kürt, yok sayılmanın ne demek olduğunu bilir. Her Kürt, adını fısıldayarak söylemenin, dilini evin içinde saklamanın, acısını türküye gömmenin ne demek olduğunu bilir. Ankara’ya çağrımız var. Duymaya kulak, görmeye göz gerek. Beton duvarların ardında yazılan raporlar gerçeği anlatmaz; gerçeği, sınırda bekleyen bir annenin gözleri anlatır. Rojava’ya bakarken korku değil, yüzleşme gerekir. Çünkü korku, hakikatin en ucuz bahanesidir. Bu halk isyanı sevdiği için değil, yaşamak istediği için ayaktadır. Rojava’da direnen, Ankara’ya düşman olduğu için değil; insan gibi yaşamak istediği için direndi. Orada kurulan her meclis, bu topraklarda yıllardır eksik bırakılan adaletin bir hatırlatmasıdır. Eşitlik, kardeşlik, birlikte yaşam; bunlar slogan değil, hayatta kalma refleksidir. Ankara, bilmelisin: Bir halkı bastırarak devleti büyütemezsin. Bir dili yasaklayarak birliği kuramazsın. Bir kimliği inkâr ederek huzuru sağlayamazsın. Tarih, bunu defalarca yazdı; kanla değil, yüzleşmeyle yazdı. Yılmaz Güney derdi ki, “Bu ülkede suç işleyenler değil, gerçeği söyleyenler yargılanır.” Bugün de değişen bir şey yok. Ama gerçek, yargılandıkça güçlenir. Rojava gerçeği de böyledir. Sustukça büyür, bastıkça çoğalır. Her Kürt bir Rojavalıdır; çünkü her Kürt, kendi kaderini tayin etmenin