Mickey 17, Bong Joon-ho’nun alışık olduğumuz o sınıfsal öfkeyi bu kez buz kütleleriyle kaplı bir gezegene ve klonlama teknolojisinin soğukluğuna taşıdığı bir yapım. Film, teknik olarak bir bilim kurgu olsa da özünde modern çalışma hayatının ve "vazgeçilebilir" olmanın uç noktaya taşınmış bir parodisi.
Robert Pattinson, Mickey Barnes karakteriyle aslında hepimizin bazen hissettiği o "sistem çarkındaki önemsiz dişli" halini kusursuz bir eziklikle canlandırıyor. Bir insanın ölümü, sadece yeni bir bedenin basılması için gereken bir prosedürden ibaret olduğunda, hayatın kutsallığı yerini tam bir bürokratik komediye bırakıyor. Özellikle Mickey 17 ve Mickey 18 arasındaki o tuhaf gerilim, filmin en güçlü ve en absürt anlarını oluşturuyor.
Mark Ruffalo’nun canlandırdığı tiran figürü, otoritenin ne kadar gülünç ve tehlikeli olabileceğini gösterirken; filmin görsel dili Snowpiercer kadar gri ve sert değil, aksine daha renkli ve yer yer "kitsch" bir havada. Bu da ölümle dalga geçen o kara mizah tonunu besliyor.
Eleştirilmesi gereken nokta ise hikayenin finaline doğru evrildiği yer. Bong Joon-ho, filmin ilk yarısında kurduğu o derin felsefi sorgulamayı ve sert sistem eleştirisini, sonlara doğru biraz daha güvenli ve aksiyon odaklı bir limana yanaştırmayı tercih etmiş. Bu durum, filmin bir "başyapıt" olmasının önüne geçse de, türünün en özgün örneklerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Sonuçta karşımızda, insanın kendi kopyasıyla bile rekabet etmek zorunda kaldığı, kapitalizmin en uç sınırlarını zorlayan, izlemesi hem rahatsız edici hem de çok eğlenceli bir film var.