Hikâyelerimiz gerçeği söylemiyor. Savaşın kazananı olmaz. Çağlar geçer, üstümüzde takımyıldızları dönüp durur, ayla güneş her zamanki yollarını bitkin takip eder ve biz, biz felakete uğramışlar, biz sevdiğinden ayrı düşmüşler, aşkın içimizi titreten şarkısı kulağımızda, huzursuz yatarız düştüğümüz yerde.
Tanrıların ve kralların hüküm sürdüğü topraklarda babasının hoşnutsuzluğunun gölgesinde büyüyen Patroklos, kendi kelimeleriyle çelimsiz, beceriksiz ve silik bir evlattı. Çocukken işlediği bir suç nedeniyle sarayından çok uzaklara sürüldüğü zaman bile bir ölümlü olmanın ağırlığını üstünde hissederek en ufak bir itirazda bulunmadı. Hayatı hakkında hiç söz sahibi değilmiş gibi davranan Patroklos, bu durumu düzeltmek için bir çaba da sarf etmedi –ki etseydi hikâye Akhilleus’un Şarkısı olamayabilirdi.
Sürüldüğü yer yarı tanrı Akhilleus’un babasının krallığıydı Patroklos’un ve Akhilleus da altın sarısı saçları, insanüstü olarak tabir edilen yakışıklılığı ve zarif hareketleriyle burada en az onun kadar yalnızdı. Birisi krallıktaki çocukların tüm umutlarına rağmen hiçbirini kendine bir yol arkadaşı olarak seçmiyor, ötekindense buradaki çocuklar bile korkuyordu. Dışlanıyordu, yine yapayalnızdı. Derken Akhilleus onu seçti.
Asıl hikâye henüz küçük çocuklar olan Akhilleus ile Patroklos’un, birbirlerine ne fiziksel ne mental olarak zerre kadar benzemeyen bu iki ruhun, karşılaşması ile başlıyor. Ve ilk sayfalarda okuyucuda antipati uyandıran bir karakter olan Patroklos hakkındaki fikirler değişiyor. Hayatı boyunca herkesin hayranlık duyduğu Akhilleus, Aristos Achaion, ona elini uzattıktan sonra karakterler birbirine sımsıkı tutunuyor. Fakat her şeyin günlük güneşlik devam etmesi yaşamın akışına ters, her anlarında birbirlerinin yanında olan bu karakterlerin arasında dostluktan