Çocukların depresif annelerinin, yani yaşayan ama belli olaydan sonra veya yapısı gereği bir dönem veya bir ömür ruhsal olarak, André Green tarafından tanımlandığı üzere, Ölü olan Anne'lerinin terapisti olması ve annelerini ruhsal olarak canladırmaya çalışmaları Dolto'nun da sıklıkla üzerinde durduğu klinik fenomen. Bu, kulağa ilk başta romantik gelse de çocuk için psişik sonuçlar olan bir durum. Özellikle annenin veya bakım verenin farklı sebeplerle, özellikle yasta olması veya kendi ilişkisinde sorunlar sebebiyle çocuğa sadece fiziksel bakım vermesi ama ruhsal olarak orada bulunmaması ve ruhsal olarak temel ihtiyaç olan kapsanmayı (containning, Bion) ve tutulmayı (holding, Winnicott) sunmaması, daha doğrusu sunamaması çocuk açısından Ölü Anne durumu yaratır. Bu durum da, Winnicott'un anne çocuğu kapsar ve anneyi anne çocuk ilişkisinde üçüncü kapsamalı dediği şeye denk düşer [Bu üçüncünün, Avrupa modeli; çekirdek burjuvazi ailede (günümüzde artık bir hayrı olmayan ve kendisi bakım bekleyen) baba olması ya da (maalesef bizde destek yerine daha da travmatik durumlar yaratan]; bu üçüncünün geleneksel geniş ailede komşu ve akrabaların olması. Dahası çocuğun annenin terapisti olmak zorunda kaldığı durumlar annenin kendini toparlamasına yetmediğinde, ki genelde yetmez (örneğin, Freud'un durumunda Freud, kardeşinin ölümünü annesi için telafi edebilmişti, Freud bir ikame çocuktu), çocuğun ruhsallığı çatırdamaya başlar. Ve bu çocukta DEHB ve kaygı bozuklukları, ve bunun ürünü bağlanma patolojileri ve burada politik doğruculuk sebebiyle ifade etmeyeceğim ruhsal örgütlenmeler yaratır. Bir diğer patolojik durum ise, genelde sapkınlaşmış histerik ve şizofreni grubu ebeveynlerde gördüğümüz çocuğu zorla kendisinin pansumanı veya ruhsallığına baston veya protez olarak kullanarak
brezilya'da mahkûmlar 2020 den beri okudukları her kitap için 4 gün ceza indirimi alıyor. yılda toplam 48 gün. not : ama otomatik değil. kitap sonrası yazdıkları değerlendirme inceleniyor ve onaylanırsa geçerli oluyor. yılda maksimum 48 gün. bu uygulama, brezilya federal hapishanelerinde "okuyarak özgürlük" (redenção pela leitura) programı olarak biliniyor. sistemin işleyişine ve detaylarına dair bazı ek bilgiler şunlar: sistemin işleyiş mekanizması • seçici okuma: mahkûmlar felsefe, bilim, klasik edebiyat veya drama gibi kategorilerden kitaplar seçebiliyor. • değerlendirme süreci: mahkûmun yazdığı kompozisyonun (değerlendirme yazısının); okunabilir olması, imla kurallarına dikkat etmesi ve metni kopyalamadan kendi yorumlarını katması şart koşuluyor. • onay heyeti: yazılan raporlar, hapishane bünyesindeki bir kurul tarafından inceleniyor. eğer yazı yeterli bulunursa, mahkûmun cezası resmi olarak 4 gün kısaltılıyor. • kapasite sınırı: bir mahkûm, yılda en fazla 12 kitap üzerinden bu haktan yararlanabiliyor; bu da belirttiğin gibi yılda toplam 48 günlük bir indirime tekabül ediyor. amacı ve etkisi bu yöntem sadece bir "indirim" aracı değil, aynı zamanda mahkûmların tahliye olduktan sonra topluma daha kolay adapte olmalarını hedefleyen bir rehabilitasyon stratejisi. araştırmalar, bu tür eğitim odaklı programların "tekrar suç işleme" oranlarını (residivizm) ciddi ölçüde düşürdüğünü gösteriyor. ayrıca brezilya'daki cezaevlerinde yaşanan aşırı doluluk sorununa karşı, nitelikli bir çözüm arayışı olarak da değerlendiriliyor. benzer uygulamalar, mahkûmların el işi yapması veya spor faaliyetlerine katılması gibi farklı kategorilerde bazı avrupa ülkelerinde de dönem dönem karşımıza çıkabiliyor. bir kitap kurdu için 10 yıllık bir cezayı yaklaşık 1,5 yıl erkene çekme
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Yaşama kılavuzluk edecek 10 kitap
Her kitap deneyimi biriciktir. Lakin bazı kitaplar vardır ki, artık okuduktan sonra başka bir insana dönüştürür sizi. İşte, bu kitaplar da farklı temalar ve anlatımlar ile hayatınıza yeni perspektifler kazandırabilir. 1. Simyacı- Paulo Coelho Paulo Coelho’nun bu klasik eseri, kişisel efsane ve içsel yolculuk temalarını işler. Santiago adındaki bir çobanın, rüyasında gördüğü hazineyi aramak için çıktığı yolculuk, okuyuculara kendi hayallerinin peşinden gitme cesareti verir. 2.Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı - Mark Manson Mark Manson, modern hayatın karmaşıklığını ve sürekli mutluluk arayışını sorgulayan bu kitabında, okuyuculara daha az şeyi kafaya takarak daha anlamlı bir yaşam sürme yollarını gösterir. 3. Dönüşüm - Franz Kafka Kafka’nın bu kısa ama etkileyici eseri, Gregor Samsa’nın bir sabah dev bir böceğe dönüşmesiyle başlar. Eser, kimlik, yabancılaşma ve insan ilişkileri üzerine derin düşünceler sunar. 4. Savaş ve Barış (2 Cilt Takım) - Lev Tolstoy Tolstoy’un bu epik romanı, Rusya’nın Napolyon Savaşları dönemindeki toplumsal ve bireysel yaşamları ele alır. Aşk, savaş, aile ve insan doğası üzerine derinlemesine bir inceleme sunar. 5. Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry Bu klasik eser, çocuk kitabı gibi görünse de, aslında yetişkinler için derin felsefi mesajlar içerir. Küçük Prens’in gezegenler arası yolculuğu, hayat, sevgi ve insan doğası üzerine düşündürür. 6. 1984 - George Orwell Orwell’in bu distopik romanı, totaliter bir rejimin insan hayatı üzerindeki etkilerini çarpıcı bir şekilde anlatır. Özgürlük, bireysellik ve devletin gücü üzerine düşündürür. 7. Otomatik Portakal - Anthony Burgess Bu çarpıcı roman, şiddet ve özgür irade temalarını işler. Alex ve çetesi üzerinden, toplumun suç ve cezalandırma yöntemlerini sorgular.
Makale|Yazı
Derin etki bırakacak kitap arıyorum var mı öneriniz? Klasik olsa daha iyi olur ama farketmez;)
Kadınlar düşmanını kendi elleriyle yarattı.
Sosyal medyada kadınlara karşı muazzam bir öfkeyle, intikam arzusuyla konuşan o devasa erkek kitlesinin önemli bir kısmı, aslında 5-10 yıl önce gayet normal, kadın haklarına saygılı ve ılımlı olan insanlardı. Onları radikal birer kadın karşıtı haline getiren şey, kadın kolektifinin o sınır tanımayan, akıl dışı saldırganlığı. feminizm, kadınları koruyacağım derken, düşman safını kendi eliyle genişletti. Adım attığı an sapık damgası yiyeceğinden korkan bir erkek, bir süre sonra şu psikolojiye girdi: "ne yaparsam yapayım zaten suçluyum. o zaman neden ılımlı kalmaya çalışıyorum ki?" Bu durum, o masum ve pasif erkek kitlesini savunma pozisyonuna, oradan da nefret ve radikallik kutbuna fırlattı. özgürleşme vaat eden bu dalga, pratikte kadınların hayatını çok daha güvensiz ve çekilmez bir hale getirdi. çünkü kadınlar karşılarında o eski, klasik düşman grubunu bulmayı beklerken, kendi radikalizmleri yüzünden, normalde yanlarında durabilecek, onları koruyabilecek veya sağlıklı bağ kurabilecek ılımlı erkeği de karşı cepheye itmiş oldular. Bunca zaman susan "kadınlar eziliyor" yalanına inanan, İstanbul Sözleşmesi 6284'ü destekleyen erkek kitle uyandı. Baktılar ki kanunlarla ezilen, sosyal hayatta dışlanan, aşağılanan, hep suçlu ilan edilen erkekler. Kanunları da arkasına alıp cozutan, çirkefleşen kadınlara karşı erkekler artık susmuyor. Durum bundan ibaret. Kadınlar feminizmin tuzağına düştükçe masumiyetlerini, saygınlıklarını ve değerlerini kaybettiler. Erkekler artık susmuyor...
Sosyoloji
DEHB'e dair kapsamlı bir çalışma...
DEHB’nin nörobiyolojik temel bileşenleri: • Dopamin salınım ritminin pulsatif düzensizliği. • Prefrontal korteks–striatum iletişiminde fonksiyonel kopukluk. • Ödül devrelerinde gecikmeye düşük tolerans (delay aversion). • Zamanın bilişsel temsilinde (time perception) entropik bozulma. • Duygusal regülasyonda limbik baskınlık. Bu yapısal bozukluk, kişiyi “isteksiz” değil, disregüle hale getirir. Zihin başlamak ister ama başlatma devreleri ateşlenmez; devam etmek ister ama dopaminerjik tonus çöker; bitirmek ister ama PFC stabilitesini koruyamaz. Yani DEHB’li bireyler iradesiz ,karasız,vdengesiz değil nörotransmiterleri dengesiz. Felsefi açıdan DEHB, insanın zamana hükmetme kapasitesinin kırılganlığını ortaya çıkarır. Heidegger’in “zaman varoluştur” tezi burada nörobiyolojik karşılığını bulur: Zamanı düzenleyemeyen zihin, kendi varoluşsal yönelimini de düzenleyemez. İki Mekanizmanın Nörobiyolojik Kesişimi: Ortak Entropi Noktası Dopamin bağımlılığı ve DEHB’nin kökenleri farklıdır, ancak çıktıları aynı sinaptik bölgelerde yoğunlaşır: • Dorsolateral PFC disfonksiyonu • Striatal dopamin transmisyonunda dengesizlik • Ödül-salience haritalamasında bozulma • Dürtü–kontrol devrelerinin inhibisyonu • Uzun vadeli hedeflere yönelik motivasyon kaybı • Zamanı yapılandırma kapasitesinin çöküşü Her iki durumda da zihin, davranışlarını “özgür seçim”le değil, dopaminerjik akışın yarattığı eğilimler ile belirler.
Psikoloji /Psikiyatri