Hepimiz kaçıyoruz. Sanki kaçacak bir yer varmış gibi… İnsanın içinde bulunan o ses yok mu? Hani her şeyi bilen… İşte o, birçok şeyi zaten biliyor. Çünkü ona öğretildi. Sen doğarsın ama o zaten vardır. Senin büyümeni bekler. Beklerken de boş durmaz; sana çaktırmadan benliği aşılar. Sen daha el kadar bir çocukken bile yavaş yavaş ele geçirilirsin ve aynı şekilde çevreni de ele geçirmeye başlarsın. Sonra zaman su gibi akıp gider. Sen büyürsün ama içindeki o ses büyümez. Çünkü o, en olgun ve tek bir zamanın içinde var olduğundan sana ilk günkü gibi seslenir. Ama sen artık sen değilsindir. Yaşlandıkça yaşlanmışsındır. Bu, genç birinin eski model bir klasik otomobil kullanmasıyla, yaşlı birinin son model bir spor araba kullanmasına benzer. Sanki yer değiştirmişsinizdir. İnsan mutlu, ama araba da artık mutsuzdur.
Duygu ve Düşünce
Ben klasik sıkıcı bir kadınım. Arada radyo açar dinlerim. Arada tiyatro da dinlerim tabi ki... Belki sesli kitap da olabilir... TRT 2 izlerim. Eski nostaljik şarkılar ile hüzünlenirim. Hatta eski filmleri daha çok severim bir de. Kitap okumayı severim. Eski kitaplar, eski diziler daha çok ilgimi çeker edebi yönden. Sevdiğim roman karakterlerini anlatır, sevdiğim şiirleri okurum. Yazarların, şairlerin hayat hikayelerine ilgi duyarım. Biraz da mimarım... sanat, mimarlık tarihine ilgi duyarım. Sevdiğim her şeyi heyecanlı bir şekilde sen dinlemesen bile tekrar tekrar anlatır aynı heyecanı sizden beklerim anlatmanızı. İşinize gelirse..
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Oğuz Atay Üzerine Notlar...
Oğuz Atay’ın edebiyatımızdaki büyüklüğü yalnızca “iyi romanlar yazmış” olmasından kaynaklanmaz; o, Türk romanının düşünme biçimini değiştiren yazarlardandır. Ondan önce Türk romanı büyük ölçüde toplumsal gerçekçilik, köy-kent çatışması, sınıf meselesi, Batılılaşma problemi, aile yapısı ve ahlakî çözülme gibi temalar çevresinde ilerliyordu. Bunlar elbette çok değerliydi; fakat Atay, romanı dış dünyanın aynası olmaktan çıkarıp zihnin, dilin, parçalanmış benliğin, ironinin ve bilinç akışının laboratuvarına çevirdi. Yani Atay’ın esas devrimi şudur: Türk romanında “ne anlatılıyor?” sorusunun yanına güçlü biçimde “nasıl anlatılıyor?” sorusunu koymuştur. Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar ile Türk romanında alışılmış olay örgüsünü dağıttı. Klasik romanda genellikle bir olay vardır; kişiler bu olayın içinde gelişir, anlatıcı okuru belli bir çizgide taşır. Atay’da ise roman düz bir yol değildir; daha çok labirenttir. Mektuplar, ansiklopedik parçalar, günlükler, şarkılar, parodiler, iç konuşmalar, oyunlar, dipnotlar, başka metinlere göndermeler, sahte belgeler, yarım kalmış düşünceler ve zihinsel sapmalar bir araya gelir. Bu yüzden Tutunamayanlar yalnızca Selim Işık’ın ya da Turgut Özben’in hikâyesi değildir. Aynı zamanda Türk aydınının kendi kendisiyle hesaplaşmasının romanıdır. Atay, romanı “olay anlatma” sanatı olmaktan çıkarıp bilinç, dil, hafıza, kültür ve kimlik krizi anlatısına dönüştürdü. Bence çok kritik bir şey var burada: Atay, Türk romanına yalnızca yeni teknikler getirmedi; Türk insanının özellikle de Cumhuriyet sonrası aydınının içindeki çatlağı görünür kıldı. Oğuz Atay modern edebiyatımızda çoğu zaman modernist ve postmodernist romanın öncülerinden biri olarak anılır. Bazı kaynaklarda Tutunamayanlar, Türk romanında bilinçli postmodernist denemenin ilk büyük
Bazen insan modern hayatın gürültüsünden, hızından ve her şeyi hızlıca tüketme telaşından yoruluyor. İşte tam o anlarda, ruhuma en iyi gelen yerlerden biri babannemin evi.Fotoğrafta gördüğünüz bu köşe, benim için sadece bir oturma alanı değil; bir zaman makinesi.Eski evler, sayfaları yer yer sararmış ama hikâyesi hiç eskimeyen klasik kitaplar gibidir. Sayfaları yıpranmış olabilir, dokusu değişmiş olabilir ama anlattıkları o derin hisler her zaman tazedir.
Algı, izafiyet ve idrak...
Algının Göreliliği (Psikolojik İzafiyet) Duyusal girdi ve dikkat mekanizması zaman algısını manipüle eder. Beyin, acı veya tehlike anında hayatta kalma güdüsüyle tamamen "o ana" odaklanır. Bilgi işleme hızı maksimuma çıkar, detaylar artar ve bu durum zamanın genişlemesine (akmamasına) neden olur. Buna karşın dopamin seviyesinin yükseldiği, zihnin "akış" durumunda olduğu mutluluk anlarında dikkat dış dünyaya ve zamanın takibine değil, deneyimin bütününe odaklanır. Zihinsel saat yavaşlar, dolayısıyla kronometreye göre uzun olan bir süre algıda saniyelere dönüşür. İdrak Boyutu (Bilincin Zamanı Anlamlandırması) Algı anlık ve duyusal iken, idrak bu girdileri bir bilince, bir varoluş zeminine oturtma çabasıdır. Bu paradoks bize şunu söyler: Evren Newtonian bir mutlaklıkla, tıkır tıkır işleyen homojen bir saatten ibaret değildir. Zaman, yalnızca uzay-zaman dokusundaki kütleçekimiyle bükülen fiziksel bir olgu olmakla kalmaz; aynı zamanda insan bilincinin derinliklerinde de bükülür. İdrak düzeyinde insan, kronolojik zamanın ötesine geçerek niteliksel zamanı keşfeder. Gerçek anlamda "yaşanan" süre, saatlerin gösterdiği değil, idrakin derinliğinde iz bırakan süredir. Fiziksel Gerçeklik ile Bilişsel Gerçekliğin Kesişimi Kuantum fiziği ve modern nörobilim çizgisi geliştikçe gördük ki "gözlemcinin konumu ve bilinci" gerçeğin kendisini şekillendirir. Nesnel dünya ile öznel deneyim arasındaki sınır, idrak yükseldikçe silikleşir. Saatteki bir dakika her yerde bir dakikadır (klasik fizikte), ancak onu yaşayan bilinç için "an", sonsuz varyasyon barındıran kuantum mekaniksel bir olasılık havuzudur. Bu bağlamda, zamanın sadece fiziksel bir koordinat değil, aynı zamanda bilincin inşa ettiği bir esneklik olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada, zihnin bu "zamanı bükme" kabiliyetini