Derin etki bırakacak kitap arıyorum var mı öneriniz? Klasik olsa daha iyi olur ama farketmez;)
Kadınlar düşmanını kendi elleriyle yarattı.
Sosyal medyada kadınlara karşı muazzam bir öfkeyle, intikam arzusuyla konuşan o devasa erkek kitlesinin önemli bir kısmı, aslında 5-10 yıl önce gayet normal, kadın haklarına saygılı ve ılımlı olan insanlardı. Onları radikal birer kadın karşıtı haline getiren şey, kadın kolektifinin o sınır tanımayan, akıl dışı saldırganlığı. feminizm, kadınları koruyacağım derken, düşman safını kendi eliyle genişletti. Adım attığı an sapık damgası yiyeceğinden korkan bir erkek, bir süre sonra şu psikolojiye girdi: "ne yaparsam yapayım zaten suçluyum. o zaman neden ılımlı kalmaya çalışıyorum ki?" Bu durum, o masum ve pasif erkek kitlesini savunma pozisyonuna, oradan da nefret ve radikallik kutbuna fırlattı. özgürleşme vaat eden bu dalga, pratikte kadınların hayatını çok daha güvensiz ve çekilmez bir hale getirdi. çünkü kadınlar karşılarında o eski, klasik düşman grubunu bulmayı beklerken, kendi radikalizmleri yüzünden, normalde yanlarında durabilecek, onları koruyabilecek veya sağlıklı bağ kurabilecek ılımlı erkeği de karşı cepheye itmiş oldular. Bunca zaman susan "kadınlar eziliyor" yalanına inanan, İstanbul Sözleşmesi 6284'ü destekleyen erkek kitle uyandı. Baktılar ki kanunlarla ezilen, sosyal hayatta dışlanan, aşağılanan, hep suçlu ilan edilen erkekler. Kanunları da arkasına alıp cozutan, çirkefleşen kadınlara karşı erkekler artık susmuyor. Durum bundan ibaret. Kadınlar feminizmin tuzağına düştükçe masumiyetlerini, saygınlıklarını ve değerlerini kaybettiler. Erkekler artık susmuyor...
Sosyoloji
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
DEHB'e dair kapsamlı bir çalışma...
DEHB’nin nörobiyolojik temel bileşenleri: • Dopamin salınım ritminin pulsatif düzensizliği. • Prefrontal korteks–striatum iletişiminde fonksiyonel kopukluk. • Ödül devrelerinde gecikmeye düşük tolerans (delay aversion). • Zamanın bilişsel temsilinde (time perception) entropik bozulma. • Duygusal regülasyonda limbik baskınlık. Bu yapısal bozukluk, kişiyi “isteksiz” değil, disregüle hale getirir. Zihin başlamak ister ama başlatma devreleri ateşlenmez; devam etmek ister ama dopaminerjik tonus çöker; bitirmek ister ama PFC stabilitesini koruyamaz. Yani DEHB’li bireyler iradesiz ,karasız,vdengesiz değil nörotransmiterleri dengesiz. Felsefi açıdan DEHB, insanın zamana hükmetme kapasitesinin kırılganlığını ortaya çıkarır. Heidegger’in “zaman varoluştur” tezi burada nörobiyolojik karşılığını bulur: Zamanı düzenleyemeyen zihin, kendi varoluşsal yönelimini de düzenleyemez. İki Mekanizmanın Nörobiyolojik Kesişimi: Ortak Entropi Noktası Dopamin bağımlılığı ve DEHB’nin kökenleri farklıdır, ancak çıktıları aynı sinaptik bölgelerde yoğunlaşır: • Dorsolateral PFC disfonksiyonu • Striatal dopamin transmisyonunda dengesizlik • Ödül-salience haritalamasında bozulma • Dürtü–kontrol devrelerinin inhibisyonu • Uzun vadeli hedeflere yönelik motivasyon kaybı • Zamanı yapılandırma kapasitesinin çöküşü Her iki durumda da zihin, davranışlarını “özgür seçim”le değil, dopaminerjik akışın yarattığı eğilimler ile belirler.
Psikoloji /Psikiyatri
İSLAM’DA ÇOCUK CARİYELER Hammad b. Seleme’nin bildirdiğine göre İyas b. Muaviye (ö. 122/740), kendisiyle cinsel ilişki kurulamayacak kadar küçük yaştaki (dolayısıyla hamile kalma riski olmayan, ergenlik öncesi) bir cariye satın alan adam hakkında şöyle demiştir: “İstibra’da (iddet bekleme süresinde) bulunmadan kendisiyle ilişkiye girmesinde bir sakınca yoktur.” (Kaynak: İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Nikâh bölümü, Hadis No: 16919). Kur’an-ı Kerim’de (Mü’minûn 5-6, Nisâ 24 ve benzeri âyetler) “sahip olunan cariyeler” ile cinsel ilişkinin meşru olduğu açıkça belirtilir. Bu uygulama, erken dönem İslam toplumunda savaş esirliği, ganimet paylaşımı ve köle ticaretiyle uyumlu bir sistemin parçasıydı. Fetihler sırasında binlerce kadın ve kız çocuğu esir alınmış, cariye olarak kullanılmıştı. Bu rivayet, İslam’ın klasik fıkıh kaynaklarında çocuk yaştaki kızların bile “mal” statüsünde görüldüğünü ve cinsel kullanıma açık olduğunu belgeleyen örneklerden biridir. Köle ticareti ve savaş esirliğine dayalı bu sistem, modern insan onuru ve hakları anlayışına temelden aykırıdır. Günümüzde IŞİD gibi radikal gruplar, bu eski metinleri harfiyen yorumlayarak “cariye” uygulamalarını gerekçelendirmiş ve bu da söz konusu hükümlerin güncelliği konusunda ciddi tehlikeleri gözler önüne sermiştir. Not: İbn Ebi Şeybe, Buhari ve Müslim’in hadis hocasıdır.
Vibia Sabina'nın Hayat Boyu Heykeli (İmparator Hadrian'ın Karısı) Vibia Sabina Roma İmparatoru Hadrianus'un eşi ve imparatoriçesidir (117-138). Hadrian'ın ikinci dereceden kuzeni olan Sabina, Trajan'ın yeğeninin kızıdır ve evlilikleri siyasi/dinamik nedenlerle (Plotina'nın isteğiyle) M.S. 100 yılında gerçekleşmiştir. Heykel: En bilinen hayat boyu (life-size) mermer heykeli, Hadrian'ın Tivoli'deki Villa Adriana'sında bulunmuştur. 2. yüzyıla tarihlenir, Sabina'yı ayakta, klasik Roma imparatoriçe kıyafetiyle (zarif drapeli elbise) idealize edilmiş genç ve asil bir ifadeyle gösterir. Heykel, dönemin heykel sanatının zarafetini yansıtır ve genellikle Hadrian heykelleriyle birlikte sergilenmiştir. Sabina, Hadrian'la evliliği boyunca resmi görevler üstlendi ancak evlilikleri mutsuz olarak bilinir (Hadrian'ın ilgisi başkalarındaydı). Ölümünden sonra Hadrian tarafından tanrılaştırıldı (Diva Sabina). Heykel bugün çeşitli müzelerde (örneğin Villa Adriana buluntuları) görülebilir. Bu heykel, Roma İmparatorluk sanatında imparatoriçelerin resmi portreciliğinin tipik bir örneğidir.
STOA: “ŞANS” VE KABUL FELSEFESİ
Stoa felsefesinin temel ilkesi, insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediği şeyleri birbirinden ayırmasıdır. İnsan kendi düşünceleri, seçimleri, tavırları ve eylemleri üzerinde çaba gösterebilir; fakat kaderin, zamanın, ölümün, başkalarının kararlarının ve hayatın beklenmedik akışının tamamına hükmedemez. Bu nedenle Stoa düşüncesi, kontrol edebildiklerimiz için çaba göstermeyi, kontrol edemediklerimiz için ise kabul geliştirmeyi önerir. Bu kabul, edilgen bir teslimiyet değil; insanın iç düzenini koruma, sarsıntılar karşısında dağılmama ve hayatın değişkenliği içinde ölçülü kalabilme çabasıdır. Şans ve Dans, Stoa’nın bu kabul düşüncesiyle güçlü bir bağ kurar. Romanda hayat, karakterlerin tamamen denetleyebildiği kapalı bir alan değildir. İnsan plan yapar, bekler, sever, kaybeder, susar, sabreder; fakat hayat her zaman kendi ritmini dayatır. Bu yönüyle roman, Stoacı kader fikrini kabul eder: İnsan her şeyi yönetemez. Ancak roman burada Stoa’dan ayrılır. Stoa’da evrenin düzeni logos, yani evrensel akıl ve kader aracılığıyla açıklanırken, Şans ve Dans’ta hayatın akışı daha çok “şans” kavramı etrafında görünür olur. Fakat bu şans kör ve pasif bir bekleyiş değildir. Romanın dünyasında şans, davet edilebilir; insanın tavrı, cesareti, sabrı ve ilişkileriyle görünür hâle gelebilir. Bu nedenle Şans ve Dans, Stoacı kabulü aktif katılıma dönüştürür. İnsan kontrol edemediği şeyleri kabul eder; ama bu kabul, hayattan çekilmek anlamına gelmez. Aksine, insan kabul ettiği yerden yeniden adım atar. Dans tam da bu noktada başlar: İnsan, değiştiremediği şeylerin ortasında yine de kendi hareketini bulur. Stoa felsefesinde duygular çoğu zaman insanı sarsan, onu ölçüsüzlüğe sürükleyen güçler olarak görülür. Stoacı ideal olan apatheia, yani tutkular karşısında sarsılmama hâli,