Kitaba, Aytmatov’un Beyaz Gemi adlı eserini okuduktan sonra üslubu hoşuma gittiği için başlamıştım. Ancak Beyaz Gemi’den önce Aytmatov’a dair izlenimlerim pek de olumlu değildi; zira ondan önce okuduğum Cemile beni yeterince tatmin etmemişti. Buna karşın Dişi Kurdun Rüyaları’ndan sonra Aytmatov’a kanım inanılmaz derecede ısındı.
Kitabın kurgusuna bayıldım. İç içe geçmiş, okuyucuyu kitaptan soğutmayan akışı sayesinde okurken ekstra bir gayret sarf etmedim. Sanki reklamlı bir platformu kullanırken premium plana geçmişim de rahatlamışım gibi hissettim. Bu kitapla birlikte Aytmatov’un yalnızca güçlü bir anlatıcı değil, iz bırakan bir edebi şahsiyet olduğunu fark ettim.
Ayrıca yazarın sıkça başvurduğu -benim için de oldukça kıymetli olan- sembolik ögelerden de bahsetmek gerekir. Anne, baba, hırs, adalet, kader, bozkır, katliam, acı, ayrılık, yalnızlık, dayatma, ideoloji, iktidar ve Tanrı gibi önemli semboller öne çıkarken; insan-doğa, birey-sistem, çalışkanlık-tembellik ve gelenekler-yeni kurallar gibi çatışmalar romanda güçlü bir şekilde yer bulur.
Romanda yazarın, dünyadaki adaletsizliğe ve insanın para ile güç hırsı uğruna hiçbir değeri önemsemeyişine yönelik bir haykırışını adeta duyuyoruz. Üstelik bu haykırış o kadar etkileyici bir biçimde aktarılmış ki hayran kalmamak mümkün değil. Uzun süredir beni hüngür hüngür ağlatan bir kitap olmamıştı; defalarca kez odada peçete arattı.
Bu tür hümanist yazarların eserlerinden fazlasıyla etkileniyorum. Anlatılmak isteneni sindirebildiğimi, metinle gerçek bir bağ kurduğumu hissediyorum. Bu tarz yapıtlar bana, sanki doğrudan kendime yazılmış gibi içten geliyor.
Dişi kurt Akbar’ın anaç ve güçlü kişiliğini, erkek kurt Taşçaynar’ın heybetli baba figürünü okurken kendimi kitaptan koparamadım. Daha önce erkek bir yazarın kadın