Edebiyat okurken bir hocamız “Yazarın ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemlidir.” derdi. Bu cümlenin Mücella romanında hayata geçtiğini gördüm. Birçok insanın yaşadıklarını kabataslak yazsak ve “Biri roman olacak, seçin.” desek sıralamada belki de son sırayı Mücella’nın hayatına veririz. İşte öyle bir hayat Mücella’nınki. Roman olacak o son hayattan yazılan güzel bir roman Mücella. Elinize sağlık Nazan Bekiroğlu.
Kitabın kapağındaki dikiş makinesi fotoğrafından da anlaşılıyor: Mücella bir ev hanımı. Kumaşlar, dikişler, her türlü el işi, bugün ömrünü çoktan doldurmuş süslemeler, çeyizlikler romanında çokça anlatılmış. Birçoğunu çocukluğumdan annemin komşularıyla yaptığı sohbetlerden hatırlıyorum ama ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Unutulup gitmiş ne çok el emeği, göz nuru…
Dikkatimi çeken diğer husus Trabzon özelinde şehirlerimizin yaşadığı değişim. Müteahhit zihninin canını okuduğu kültür varlıklarımız ve birer moloz yığınına dönen şehirlerimiz… Bahçeli, ağaçlı, çardaklı müstakil evlerimiz ve oralarda geçen tatlı çocukluğumuz aklıma geldi kitabı okurken sonra da apartmanlara hapsettiğimiz kendi çocuklarımız…
Ve Türkiye! Mücella'nın yaşantısı boyunca bir türlü durulmak bilmeyen çalkantılı ülke… “İyi ki bugün…” diyeceğim ama ne hikmetse çalkantılarla yaşamak hayatın normali olmuş bu ülkede. Sakin, rahat bir hayat sürsek canımız sıkılacak sanki. Kargaşa, keşmekeş hayatımızın rutini! “Neyi yanlış yapıyoruz? Niye bir türlü düze çıkamıyoruz?” gibi soranı yıpratmaktan başka işe yaramayan sayısız soru…
Nazan Bekiroğlu'nun kendi hayatı da var eserde. Ne kadar kurgu ne kadar gerçek bilemiyorum. Kitapla ilgili yapılmış söyleşilere bakıp büyüsünü bozmak istemedim. Ne de olsa Trabzon onun şehri.
Bazı münazaralık sorular da çıkartılabilir romandan: Apartman
Sevdiğim yazarlardan Tarık Buğra'nın Yağmur Beklerken’inden bahsedeceğim size. Roman 1930'lar Türkiye’sinde geçiyor. Serbest Fırka'nın kuruluşu sonrası Tarık Buğra'nın da memleketi Akşehir'in bir kasabasında yaşanan olayları konu alıyor.
1981'de yayımlanan romanın başkahramanı Rahmi babasını kaybetmiş, amcası Rıza Efendi tarafından yetiştirilerek kasabanın önde gelen kişileri arasına girmiş genç bir avukat. Bir yandan avukatlık yaparken bir yandan da çiftçilik-hayvancılık gibi kasaba hayatından da kopmamış Rahmi.
Rahmi’ye zaman zaman önemli yardımları dokunmuş Avukat Kenan Bey bir gün Rahmi'yi yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası'na davet ediyor. Rahmi, Kenan Bey'i kırmak istemez ama kasaba halkının siyaset sebebiyle derin anlaşmazlıklara düşeceğini öngördüğü için siyasete girmek istemiyor. Kenan Bey sadece kasabada değil ülke çapında da tanınan saygın bir karakter. Ankara’da önemli mevkilerde dostlara sahip. Rahmi, hastalığı sebebiyle zor günler geçiren Kenan Bey'e hemen evet, demese de onu kıramayıp partinin ilçe başkanı oluyor. Sonraysa olaylar olaylar...
Kitaptaki yöresel şiveyi canlı bir şekilde yansıtan diyalogları çok sevdim. Bizim memleket de oralara yakın olunca köyde bir eve ziyarete gitmişim gibi hissettim. İşin ilginci Rahmi kasabalıların yanında şiveli, resmî ortamlarda İstanbul Türkçesi konuşuyor.
Anlatılanların üzerinden neredeyse yüz sene geçmiş ama bugünün Türkiye'siyle arada hiçbir fark yok. Aynı düşmanlık, aynı kutuplaşma... Savaşa gider gibi seçime gitmeler... Gram değişmemiş.
Dün kanlı bıçaklı gibi demeçler veren siyasiler bir ortamda karşılaşınca kırk yıllık dost gibi sarmaş dolaş oluyor. Bugüne dair bir eleştiri bu cümlem ancak kitapta bu kadar keskin olmasa da benzer eleştiriler o dönem için de var: Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluş