“Yoldaşlar, ölürsem o günlerden önce yani,
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyansın üstümde bir çınar…”
Nazım Hikmet
Haziran, Türk edebiyatı için bir takvim yaprağından ziyade; adaletsizliğe, sürgüne ve sömürüye karşı kelimelerle kurulmuş barikatların ayıdır. Nazım Hikmet’in Moskova’daki beton odasından, Orhan Kemal’in Sofya’daki telif borçlu daktilosuna ve Ahmed Arif’in Ankara’nın gri sokaklarında duran o devasa kalbine uzanan çizgide; muktedirlerin yazdığı resmi tarih ile halkın kolektif hafızası amansız bir savaşa tutuşur.
Takvimler 3 Haziran 1963'ü gösteriyordu ama sürgünün coğrafyasında mevsimler hep ayazdı. Resmi tarihin muktedirleri arkasından "Vatan haini" diye bağırdılar; oysa yanılıyorlardı. Gazeteler kalbi durdu yazıyordu oysa duran şey bir kalpten fazlasıydı; Anadolu’nun hürriyet ritmi, bir nehrin memleket denizine akma telaşıydı...
Nazım’ın Moskova’da son nefesini verdiği o 1963 Haziran’ında, New York borsası yükseliş rekorları kırıyor, Vietnam’da Amerikan helikopterleri pirinç tarlalarını ateşe veriyordu. Gazeteler saray düğünlerini ve lüks otomobil reklamlarını manşet yaparken, tek bir dizeden korkan generaller orduları alarma geçirmişti.
1940 yılının kışında, Bursa Cezaevi’nin kapısı Raşit Kemali (Orhan Kemal) adında genç bir mahkumun yüzüne kapandı. Rutubetli duvarda eski bir gazete kupüründen kesilmiş bir Nâzım Hikmet fotoğrafı asılıydı. Genç adam o fotoğrafa bakıp iç geçiriyordu. Birkaç gün sonra yan koğuşa o fotoğrafın aslı getirildi. Nazım Hikmet, kanlı canlı karşısındaydı.
Mavi gözlü devin, Bursa’nın o rutubetli, küf kokan koğuşunda elinden tutup kulağına “Sen şiir yazma, senin kumaşında büyük bir romancı var” diye fısıldadığı o genç adam... Otuz yıl sonra, usta ile çırağın kaderi gurbetin aynı siyah noktasında birleşiyor.