Aynı gökyüzüne bakıp, aynı güneşi paylaşan, aynı yağmura birlikte ıslanan iki varlıktan biri nasıl yeşile durur da, diğeri kök salmadan kuruyup kalır?
Güzel bir hayatı kimse tesadüfen inşa etmez. Kimse bir sabah uyandığında, sırf bir zamanlar bunları dilemiş olduğu için kendini anlam, amaç ve zarafetle çevrili bulmaz. Anlamlı bir hayat, yavaş yavaş, parça parça seçilir: okuduğumuz kitaplar, girdiğimiz odalar, yakınımızda tuttuğumuz insanlar, kök salmasına izin verdiğimiz fikirler. Ve eğer yaşadığınız hayatı sevmiyorsanız, bunun nedeni nadiren daha iyi bir hayatın ulaşamayacağınız yerde olmasıdır. Bunun nedeni, size bu hayatın sizin şekillendireceğiniz bir şey olduğunu kimsenin söylememiş olmasıdır ve bu yüzden hiç başlamamışsınızdır. Uzun yıllar boyunca neden içimde sessiz bir acı taşıdığımı ve bunun nedenini tam olarak anlayamadığımı kavramam yıllarımı aldı. Geriye baktığımda, mutsuzluğumun büyük bir kısmının aslında hiç seçmediğim bir hayatın içinde yaşamaktan kaynaklandığını görüyorum. Seçmediğim yerlerdeydim, çizmediğim yollarda ilerliyordum, etrafım tıpkı hava olayları gibi kendiliğinden oluşan koşullarla çevriliydi. Bunun kendine özgü bir yalnızlığı var. Kendi hayatınızın tam merkezinde durup, bir şekilde, kendinizi onun içinde bir misafir gibi hissetmenin yalnızlığı. Hayatın acımasız olmasından değil. Çünkü o benim değildi. İnsanların mutsuz olduklarını ve bunun nedenini belirtemediklerini söylediklerinde aslında tam olarak bunu kastettiklerine inanmaya başladım. Memnuniyetsizlik her zaman hayatın kendisindeki bir kusur değildir. Çoğu zaman, kişinin kendisi tarafından değil, miras yoluyla edinilen bir hayata karşı sessiz bir protestodur. Yaşayan kişi dışında herkes ve her şey tarafından şekillendirilmiş bir hayat. Şimdi sonsuz bir güzellikler silsilesinin ortasında yaşıyoruz. Dergiler ve filmler, reklamlar ve parlak, kayan ekranlar; her biri aynı nazik vaadi fısıldıyor: Bu da bir gün sizin olabilir. Ve yine
Substack
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ait olduğu yeri bulamamıştı çünkü. Kendini bulduğu her yere uyum sağlamış, işte ve eğlencede iyi olması sebebiyle, haklar için savaşma ve karşısındakinde saygı bulundurma isteği ve yeteneği her zaman ve her yerde sevilen biri olmuştu ama hiçbir yere kök salamamıştı. Etrafındakileri memnun edecek kadar uyum sağlamış ama kendisi tatmin olamamıştı. Her zaman bir huzursuzluk hissi ile altüst olmuş, daima ötelerden gelen bir çağrıyı duymuş, kitapları, sanatı ve aşkı bulduğu ana kadar hep dolaşmış ve aramıştı.
İrfan mektebi ve tefekkür...
Tefekkür, irfan mektebinde ömür boyu sürdürülmesi gereken bir süreçtir... İrfan mektebi, hocalık ünvanlarıyla ya da akademik diplomalarla nihayete eren bir okul değildir; aksine ömür boyu süren, her anı ayrı bir idrak ve uyanıklık gerektiren bir gönül ve zihin yolculuğudur. Bu mektebin en mühim, en zahmetli ve en kurucu dersi ise şüphesiz ki "tefekkürdür". Tefekkür; sıradan, pasif bir düşünme eyleminin çok ötesinde, varlığın özüne bakma, kâinâttaki o muazzam nizamın her bir zerresinde bilincin izini sürme gayretidir. Bu yönüyle tefekkür, teoride bırakılacak bir kavram değil; hayatın tam merkezinde, pratik ederek yaşanması gereken bir "staj" disiplinidir. Bu stajın ne bir mesaisi ne de emekliliği vardır; o, her nefeste kalbi ve zihni uyanık tutma mücadelesidir. Enfüs ve âfak dengesi tefekkür stajının en büyük imtihanıdır, terazinin iki amansız kefesi olan "enfüs (iç dünya)" ile "âfak (dış dünya)" arasındaki mizanı kurabilmekte saklıdır. İnsan fıtratı, bu iki alemden birine fazla daldığında diğerinin dengesini bozmaya meyillidir: Âfakta ileri gidip enfüsü ihmal etmek... Dış dünyayı, maddeyi, somut gerçekliği ya da kariyeri ne kadar imar edersek edelim; içeride derin bir anlam boşluğu, kuraklık ve bilinç kaybı doğurur. Dışarısı ne kadar ihtişamlı olursa olsun, içerisi viraneye döner. Enfüste ileri gidip âfakı ihmal etmek... Kendi iç dünyamıza, soyut tefekkürümüze ya da maneviyatımıza öylece gömülmek; dış dünyadaki sorumluluklarımızı, hayatın pratik gerçeklerini ve toplumsal ödevlerimizi ıskalamamıza yol açar. Bu da insanı hayattan kopuk, eylemsiz bir sığlığa iter. Hakiki denge, enfüsteki o derin manayı alıp âfakta bir amele, bir esere, bir faydaya dönüştürebilmektedir. Biri kök ise, diğeri daldır; biri olmadan diğeri mutlaka kurur. İfrat ve tefrite karşı dengenin
İyi olsun gece..
İyi mi gecee...?? Vicdanlar uykuya geçmeden önce kapatılıyor artık.... sistem daha rahat çalışıyor böyle.. Yine de bazı cümleler huzur bozucu, eşitsizlik, karanlıkta değil alışkanlıkta kök salar.. Eşitliğin “fazla hayalci” sayıldığı bir dünyada hâlâ düş kurabilenlere selam olsun...
Duygu ve Düşünce
Bir gece, herkes uyuduktan sonra, insan kendi sessizliğinin karşısına oturmalı. Ne bir dostun omzuna yaslanmalı ne de bir teselli aramalı. Çünkü bazı acılar anlatılarak değil, yalnızca hissedilerek taşınır. O gece, yıllardır içinde ayakta tutmaya çalıştığı bütün enkazların arasında dolaşmalı. Bir zamanlar inandığı şeylerin yıkıntılarına dokunmalı. Gerçekleşmeyen düşlerin tozunu eline almalı. Uğruna beklediği yolları, gelmeyen insanları, yarım kalmış cümleleri birer birer hatırlamalı. Bekledikleri için ağlamalı insan. Çünkü beklemek, bazen kaybetmekten daha ağırdır. Kaybın bir sonu vardır; bekleyiş ise insanın içine kök salar. Her gün biraz daha eksilterek yaşatır kendini. Gerçekleşmeyenler için ağlamalı. Ama gerçekleşenler için de… Çünkü insan, bazen kavuştuğu şeylerin içinde kaybettiği kendisini bulur. Hayat ona dilediğini vermiştir belki, ama o dileği dileyen insan artık orada değildir. Sonra beklerken değişen hayatına ağlamalı. Zamanın usulca çaldığı masumiyetine, fark etmeden geride bıraktığı yıllara, bir daha asla dönemeyeceği eşiklere… Bir gün son kez yaşadığını bilmeden yaşadığı anlara… Son kez sarıldığı insanlara… Son kez duyduğu seslere… Ve en çok da kendine ağlamalı. Kimsenin görmediği savaşlarına… İçinde kopan fırtınaları gülümseyerek sakladığı günlere… Sevilmek uğruna sustuğu gerçeklere… Kırılmamak için vazgeçtiği hayallerine… Bir başkasına gösterdiği merhameti kendisinden esirgediği yıllara…