Puan vermedi
Taş ve Gölge, yalnızca bir adamın hikâyesi değil; bir halkın belleği, bir ülkenin kanayan tarihi, bir insanın köksüzlükle hesaplaşması. Avdo'nun hikâyesi, kaybedilenin ardından tutulan bir yas değil sadece; aidiyetin ne demek olduğunu sorgulatan, içimize ilmek ilmek işleyen bir arayış. Avdo, sevdiğinin mezarına hayatını diri diri gömmüş bir adam. Orada, taşların gölgesinde, sessizliğin ortasında, kendine bir yuva değil ama herkese bir ev olmuş. Kökü olmadığını söyleyen bu adam, bir mezarlığın ortasında hayatına giren herkese kök oldu, gövde oldu. Kendi aidiyetini ararken, başkalarının aidiyetine dönüştü. Bu çelişki, bu içsel kırılma beni en çok sarsan yer oldu belki de. Kitap geçmişle geleceğin, ölümle yaşamın arasında gidip gelen bir masal gibi. Ama masallar hep mutlu bitmez. Bu, acının, yarım kalanların, suskunlukların masalı. Dersim'den Madımak'a, faili meçhullerden göç yollarına uzanan bir belleği taşıyor sayfalarda. Kudüs'e, Filistin'e, Hitler'e değinip genişliyor ama hep bir noktaya dönüyor: aidiyet. Yaşadığı toprakta köksüz kalmış insanların diliyle konuşuyor Avdo. Burhan Sönmez, sadece anlatmıyor; hissettiriyor, çınlatıyor, göğsünde bir ağırlık gibi bırakıyor. Kitap bende hep öyle kalacak; yaşayanların değil, sanki ölülerin diliyle yazılmış gibi. Ve o dil, içimde bir şeyleri susturmak yerine konuşturdu.
Taş ve GölgeBurhan Sönmez · İletişim Yayınları · 2021942 okunma
Puan vermedi·104 syf.·
2026 3. kitabı
Kitap, ağaçları merkeze alarak insanın yaşamla ve doğayla kurduğu ilişkiyi anlatan kısa ama etkileyici bir eser. Yazar, ağaçların kök salışında aidiyeti, göğe doğru uzanışında ise insanın anlam arayışını görüyor. Bir ağacın yıllar boyunca aynı yerde dururken mevsimlerle birlikte değişmesi, yapraklarını dökmesi ve yeniden yeşermesi ona göre yaşamın kendisinin bir yansıması. Bu yüzden kitap boyunca ağaçlar sadece anlatılan bir nesne değil, insan ruhunu anlamak için kullanılan güçlü bir metafor. Kitap boyunca doğaya dikkatle bakmayı ve onun sessiz bilgeliğini dinlemeyi öneriyor. Çok güzeldi çok
AğaçlarHermann Hesse · Kolektif Kitap · 20195,1bin okunma
Reklam
Ruhlar Evi
Puan vermedi·544 syf.··
2026 13. kitabı
Ruhlar Evi, her okunuşta farklı bir yönü keşfedilebilecek çok katmanlı bir roman. Psikolojik açıdan hafıza ve travmayı, sosyolojik açıdan sınıf çatışmalarını ve toplumsal adaletsizlikleri, felsefi açıdan ise kaderi, özgür iradeyi ve insanın geçmişiyle ilişkisini sorgulamaya açıyor. "Isabel Allende, Ruhlar Evi'nde yalnızca bir ailenin hikâyesini anlatmıyor; hafızanın, travmanın, iktidarın ve umudun kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığını da gösteriyor." Roman boyunca en çok Clara’nın bilgeliği ve Alba’nın direnci etkiledi beni. Clara, hayatını başkalarının beklentilerine göre şekillendirmeden kendi iç dünyasına sadık kalabilen bir kadın. Alba ise yaşadığı bütün acılara rağmen umudunu ve insanlığını koruyabilen bir karakter. Biri kök salmayı, diğeri ise fırtınada eğilip kırılmamayı öğretiyor. Altını çizdiğim bir bölümü de bırakayım buraya. 189. sayfada Clara, kızı Blanca’yı yoksullara yardım dağıtmaya götürdüğünde ona şöyle diyordu: "Vicdanlarımızı yatıştırmaya yarıyor bunlar, kızım; ama yoksullara bir faydası olmuyor. Onların hayırseverliğe değil, adalete ihtiyacı var." Roman boyunca pek çok etkileyici cümle okudum ama bu söz, kitabın toplumsal vicdanını tek başına özetliyordu. Roman, zengin ile yoksul, güçlü ile güçsüz arasındaki uçurumun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve insani sonuçları olduğunu gösteriyor. Kitabı bitirdiğimde ise aklımda şu soru kaldı: İnsan gerçekten kendi hayatını mı yaşar, yoksa kendisinden önce yaşamış insanların tamamlanmamış hikâyelerini de taşır mı? Belki de Ruhlar Evi'nin en güçlü yanı, okurunu tam da bu sorunun üzerinde düşünmeye davet etmesidir. Ve belki de bize hatırlattığı en önemli şey şudur: Geçmişle yüzleşmeyen toplumlar da insanlar gibi aynı acıları tekrar tekrar yaşamaya mahkûmdur
Ruhlar EviIsabel Allende · Can Yayınları · 20221,600 okunma
Puan vermedi·208 syf.··
2026 13. kitabı
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatır ve rafınıza kaldırırsınız. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Hayat’ı ise tam tersini yapıyor: Kapağı kapandığı an sizi kendi hayatınızın ortasında çırılçıplak, üstelik elinizde neoliberalizmin faturasıyla yapayalnız bırakıyor. Bauman bu sarsıcı metinde, katı modernitenin o sığınak sığ güvenliğini (kalıcı meslekleri, köklü aidiyetleri, kurumları) nasıl birer birer eritip akışkanlaştırdığımızın otopsisini yapıyor. Artık hiçbir toplumsal formun, hiçbir ilişkinin veya kimliğin, içine yerleşmemize ve kök salmamıza izin verecek kadar uzun süre hayatta kalamadığı tuhaf bir panayırdayız. Bu panayırın tek bir mutlak yasası var: Hız. Durursan ıskartaya çıkarsın, bağlanırsan elenirsin, esnemezsen kırılırsın. Kitabı okurken altını çizdiğim kavramlar, her gün sokakta, plazada ya da dijital ekranda içinden geçtiğimiz o görünmez dogmaları (doxa) birer birer deşifre etti. Bauman’ın kuramsal süzgecinden bugünün Türkiye manzarasına baktığımda parçalar korkunç bir netlikle yerine oturdu: Bizler katılaşmaktan, yani sistemin hızını kaçırmaktan o kadar korkuyoruz ki, kendimizi sonsuz bir in statu nascendi (doğum anında olma) yanılsamasına mahkûm ediyoruz. Bir kimliğe, bir ahlaka ömür boyu sadık kalmak esnekliği bozduğu için, manevi pazardan işimize gelen parçaları koparıp melez can yelekleri dikiyoruz kendimize. Muhafazakar elitlerin lüks otellerdeki şatafatlı bebek mevlütleri (Mevlüt ile Baby Shower evliliği), kapitalizmin acımasız çarklarında ezilirken "bolluk bereketi esmalarla manifestleyen" o spiritüel lümpen proletarya, tam da Bauman’ın işaret ettiği o trajik "açık büfe dindarlığının" somut kanıtları. Sistem, yapısal sömürünün yarattığı anksiyeteyi, kişisel gelişim tezgahlarında uyuşturup bizi çarkların arasına geri fırlatıyor. Bauman’ın
Sosyoloji
Akışkan HayatZygmunt Bauman · Ayrıntı Yayınları · 2018131 okunma
Puan vermedi
Kitap,farklı duygu durumlarıyle karşılaştığımızda nasıl davranacağımızla ilgili tavsiyeler vererek bize rehberlik ediyor. Bununla beraber fiziksel ilk yardım nasıl ki ilk anda çok kritik ve etkili ise psikolojik ilk yardımın da bu denli önemli olduğunu vurguluyor. Bir insanın sorununu çözmemizden ziyade ona sorunu çözebilecek güçte olduguna dair destekler vermemizin daha mühim olduğunu söylüyor. Okuması keyifli,sürükleyici bir kitaptı. İnsanlarla meşgul olan her insanın okumasını tavsiye ederim.
Psikolojik İlk YardımTülay Kök · Okuyan Us Yayınları · 20201,045 okunma
9/10
·304 syf.··
2026 28. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 17:22
Gece Yarısı Kütüphanesi evrenine geri dönüyoruz. Bu defa pişmanlıklarımızı, eğer böyle yapsaydım, keşke şöyle olsaydı dediklerimizi yaşama fırsatı elde ettiğimiz bir kütüphaneye değil, ölüm anında hayatımızın bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçtiği bir trene biniyoruz. Wilbur Budd hayatının önemli anlarını yeniden gördüğü bu yolculuğu yaşarken okur bu evrene dönmekten büyük mutluluk duyuyor zira burada Nora Seed de bizi bekliyor. Kitapta önemli bir yeri olmasa da bir yeri var. Bu kitap Kütüphane kardeşine göre daha dramatik ve hüzünlü bana göre. O kitapta bir umut vardı. Kök yaşama bağlanma işi, her şeyiyle kendi yaşamını sevme durumu vardı. Burada yaşanan zaten yaşanmış. Siz başka bir senaryoyu denemek değil de, yaşananı izlemek gibi bir roldesiniz. Böyle düşünün. Benzer konular olsa da bambaşka mekaniklere sahip iki kitap. Ben zaman, kader, araf, ölüm, özlem, pişmanlıklar, keşkeler üzerine beni bu kadar düşündüren fazla kitap okumadım. O yüzden bu kitapları çok seviyorum. İlkini de çok sevmiştim. Buna da bayıldım. Mutlaka okunmalı.
Edebiyat
Gece Yarısı TreniMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202681 okunma
Reklam
Reklam