Anne ve baba olmaya karar vermek, sadece biyolojik bir süreç ya da toplumsal bir rolü üstlenmek olmamalı; bu karar, öncesinde derin bir farkındalık ve eğitim gerektirmelidir. Çünkü ne yazık ki günümüzde birçok ebeveyn, dünyaya getirdikleri çocukları kendilerine ait birer "mal" veya "mülk" gibi görme hatasına düşüyor. Onları birer emanet olarak kabul etmek yerine, çocuklarının mutlak sahibi olduklarına inanıyorlar.
Bu sahiplik duygusu, beraberinde tehlikeli bir yanılgıyı getiriyor: Kendi geçmişlerinde gerçekleştiremedikleri hayalleri, yarım kalmış hedefleri çocuklarına yüklemek. Egolarını tatmin etmek için bir araç olarak görmek. Böylece evlatlar, koşulsuz sevilen birer birey olmak yerine, ebeveynlerin hırslarını tatmin edecek birer "proje" haline dönüştürülüyor.
En acı olanı ise sevginin bir şarta bağlanmasıdır. Çocuklar, sadece ebeveynlerinin çizdiği sınırların içinde kaldıkları, onların istedikleri kalıplara girdikleri ve onların emirlerini uyguladıkları sürece seviliyor ve değer görüyorlar. Yani bir çocuk, ancak anne babasının aynası olduğu müddetçe kıymetli; kendi kimliğini kazanıp, kendi olmak istediğinde ise bir tehdit olarak algılanıyor ve karşısında büyük bir direnç buluyor. Anne babasının istediği yoldan giden çocuk "hayırlı evlat" ilan edilirken, kendi özgün yolunu çizmek, kendi kimliğini bulmak isteyen çocuk dışlanıyor.
Bu anlayış üzerine hepimizin durup derinlemesine düşünmesi gerekiyor.
Çocuklar, anne babalara üzerlerinde tahakküm kursunlar, onları birer köle gibi yönlendirsinler diye verilmedi. Onlar, bu dünyada kendi benzersiz hayatlarını yaşayabilsinler diye ebeveynlere teslim edilmiş birer emanettir. Anne babanın asıl görevi; çocuğun hayat yolunu zorla çizmek değil, o yolda yürürken ona doğru bir rol model olmak, onu tehlikelerden korumak ve güvenle