Ve en sert mermere, derin harflerle kazıdım o kesin hakikati. Baba olmayı beceremeyenler tanrı olmayı da beceremezler. Ve onlar her türlü vahşeti ve aşağılanmayı hak ederler.
Erkekler galiba çocuklarının annesiyle evli oldukları sürece babalık görevini üstleniyor. Bir gün gelip çocuklarının annesinden ayrıldıklarında ise aslında çocuklarından ayrılıyorlar.
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkâr olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?
*SPOİLER İÇERİR*
Bitirir Bitirmez İlk Düşüncelerim:
Kitabın sonunda Cem bey o kuyuya düşüp hayatını kaydetmesi öğrenmemiz, romandaki tüm sorunlarının temsilcisidir. Eğer kitap baba oğul boğuşurken çocuğun un babasının elindeki tabancayı almaya çalışırken bitmiş olsaydı okura öyle bir merak sarardı ki ve öyle bir düşündürürdü ki herkes sürekli bu kitabı konuşuyor olurdu. Ve bunu yapabilecek cesarete sahip olan bir yazara o kadar fazla saygı duyardım ki, fakat maalesef kitabın sonunda 3. kısmında ne olup bittiğini öğreniyoruz. Kırmızı başlı kadının en büyük sorunları bundan kaynaklanıyor
Yazar okuru bazen aptal yerine koyuyor. Kendimiz normalde yapmamız gereken bağlantıları kitap bizim adımıza yapıyor.
Mesela sürekli Oidipus ve Sührab'ın hikayesini vurgulaması sürekli ana kahramanının ve kahramanının oğlunun babasızlıklarına ilişkilendirmesi biraz basit ve gereksiz geldi. Bazen bu tarz belli olan şeyleri vurgulamak ve hatırlatmak, beklenmedik olayların daha derine işlemesini ve okuru daha fazla etkilemesini sağlıyor. Misal, kitabın sonlarına doğru Serhat bey (Cem'in oğlu) ve Cem bey kuyuya doğru yürürken Serhat beyin kimliğini, Kırmızı Saçlı Kadın'ın bir genç arkadaşı ve Cem'in rehberi olması, vurgulayarak aslında ufak bir imada bulunuyor.
Fakat bazen de bu tarz vurgulamaları öylesine yapıyormuş gibi geliyor, sanki zekamıza ve dikkatimize güvenmiyormuş yazar. Cem bey Kendi babası hakkında düşünürken bunu çok yapıyor monolog şeklinde. Mesela sürekli kendini ve babasını Oidipus ve Rüstem'e benzetiyor. Kitabın ana fikri olan bu benzetmeyi defalarca yüzümüze vuruyor, tıpkı çocuğunu karşıdan karşıya geçiren bir annenin yaptığı gibi okurun elinden tutuyor, kitabın türlü metaforlarından geçirmeye çalışıyor.
Kitabı ama bunun dışında çok beğendim. Orhan Pamuk'un