Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt adlı romanında, küçük yaşta esir edilen Dilber’in yaşadığı acılar üzerinden kölelik düzeninin insan onurunu nasıl yok ettiği anlatılmaktadır; Dilber’in saf duyguları ve özgürlük özlemi, dönemin acımasız toplumsal yapısıyla karşı karşıya gelirken, yazar duygusal ve gerçekçi anlatımıyla okuru karakterin çaresizliğine ortak eder; sade dili ve güçlü betimlemeleri sayesinde eser, esaretin yalnızca fiziksel değil, ruhsal bir yıkım olduğunu göstererek insanlık ve özgürlük kavramları üzerine düşündürücü bir etki bırakmaktadır.
Dışarıdaki dünya ile parmaklıklar arkasındaki deliliğin aslında ne kadar iç içe olduğunu anladığımda, asıl hapishanenin insanın kendi zihni olduğunu fark ettim.
İnsan ilk olarak doğanın esiriydi, sonrasında ise göksel güçlere sahip olduğuna inanılan insanlara esir oldu. İnsan toplulukları büyüdükçe ve devletleştikçe bireyler üzerindeki baskı arttı. Devletin liderinin hakkı sınırsız ve mutlak bir güç olarak kabul ediliyordu. Devlet monarşi ya da cumhuriyet şeklinde olsa da bireyin kişisel hakkı yoktu. Tarih boyunca bu durum böyleydi. Bireyin hakkı, hükümdarın çıkarlarına göre tanımlanıyordu. Hükümdar, bu hakkı dini inançlara dayandırarak halkının özgürlüğüne istediği gibi müdahale edebilirdi.**