Bu yazı Dracula karşısında çoğalan bir ruhun hâllerine binaen karalanmıştır. Son çıkan filmi izledim ve gotik bir koltukta, kaotik bir duygular silsilesinden geçtim. Sinema salonundan çıktığımda ruhum, tıpkı Kont’un şatosu gibi, ürkütücü bir güzellikle döşenmiş, hem çok eski hem de çok yeni bir karmaşanın içindeydi. Hem güldüm hem sitem ettim hem acı çektim hem Tanrı ile sohbet ettim hem çok aşık olmak hem de sevilmek istedim. Hani gotik edebiyatın özünde sublime dediğimiz o yüce ve dehşet verici olanın karşısında insanın bölünmüşlüğü var ya. Ben de bu bölünmüşlüğü, kendi varoluşsal notalarımla tatmış bulundum. Kendimi tanıdığım kadarıyla, sıradan bir korku filmi seyircisi değilim. Ben, bir eserin alt metnini kendi içsel yolculuğumun haritasıyla okumaya bayılırım. O yüzden, Dracula’nın bana bu denli dokunmasının sebeplerini bulamamak imkansız gibi bir şey olur. Konu ölümsüzlük laneti ve zamanın tiranlığı olunca far görmüş tavşana bağlıyorum ve bundan memnuniyet duyuyorum. Dracula’ya gelirsem, onun en büyük laneti ölümsüzlük değildi, zamansızlığın içinde mahsur kalmaktı demek aykırı olmaz ya da ne alaka dedirtmez herhalde. Benim bu hikâyeden bu kadar etkilenmemin felsefi köklerinden biri de, zamanla kurduğum derin ve bazen huzursuz ilişkiden geliyor olabilir. Geçmişin ağırlığını taşıyan ama geleceğe dair umudu hiç kaybetmeyen bir zaman yolcusu olanlar beni anlar. Filmde Dracula’nın yüzyıllar boyunca sevgilisinin reenkarnasyonunu beklemesi, aslında kutsal bir sabırsızlık hali. Benim Tanrı ile sohbet etmeme sebep olan da bu değil mi? İlahi olanla, kaderle, “Neden bu kadar beklemek zorundayım?” sorusuyla kurduğum o kadim diyalog. Dracula’nın yanında hatta Dracula’yla beraber sitemim, belki de Tanrı’ya, “Bu aşkı, bu bağlanma arzusunu neden bu kadar imkânsızın kıyısına