İmân davası, dünyaya bağlanmışlık için de hayatın bir çeşnisi olmuş... İmân olsa, tezahürleri olur yahu!.. Müslüman, kendisiyle, yanındakiyle, içinde yaşadığı topluma çözüm getirici tutarlığıyla, tek kelimeyle getireceğini «derinliğine ve genişliğine» insan tezahürleri hâlinde ortaya koymasıyla gelir...
haziran 1989, 81 mevsimi, aydının sorumluluğu, ibda yay.·Kitabı okudu
İslâm büyüğü: Zikrin hedefi Allah olduğu gibi, zikredici de ancak kendisidir. Ancak O, kendisini zikredebilir. Mahlûkların haddine mi düşmüştür ki O'nu zikredebilsin. O, ancak kendi sıfatı ile vasıflanması için memur kıldığı insana kendisini zikretmesini emretmiştir ki, herkes kendi yaratılışındaki istidat nisbetinde o sonsuz denizden bir küçük şeyle teselli bulsun..."
Sayfa 59 - 1.Levha, -İmân ve İslâm- (İlim ve Marifet), İBDA Yayınları
Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri:
- "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır!"...
Buna mücerret bir bilme ve varoluşan tarzda yaşama bakımından da yanaşabiliriz: İmân dairesi dışında örneklerden olarak Bernard Shaw ve Johann Wolfgang Von Goethe gibi isimler, İslâm'ın gerçek ve en büyük din olduğunu ifâde ederlerken, Müslüman olmamışlar ve imân teslimiyeti içine girmemişlerdir. Bu türlü garip tecelliler, imânın bir nasip işi olduğunu en çarpıcı biçimde gösteriyor. Bilgi edinmenin çabası ve "bilgi" içinde de olsa "marifet", onun ruh-anlayış ve amelî tarafını gösteriyor; Allah'ın bilme bahsinde bu, imânın aslını yaşamak olarak bir "marifet rejimi" meselesidir..."
Salih Mirzabeyoğlu, İman ve Tefekkür, sh 58-59, 1.Levha, -İmân ve İslâm- (Bilgi ve Varlık), İBDA Yayınları
- "(...)Şunu da bilmek lâzımdır ki, Şeriat'a uygun olmayan ve sözde nefsin kırılmasını gaye edinen bazı mücahede ve riyazetler nefsi kırmak yerine kuvvetlendirir. Şeriat o ince sırlar manzumesidir ki, hiçbir şey ona mutabık olmadıkça aslî gayesini bulamaz. Nitekim bir kısım Hindliler riyazet ve mücahedede hiç kusur etmezler; fakat nefislerinin kuvvetlenmesinden başka da hiçbir şey elde edemezler. Mesalâ, zekat olarak bir dirhem vermek, kendi nefs ve arzusuyla bin altın vermekten üstündür ve nefsi tahripte faydalıdır..."
Sayfa 76 - 77, 2.Levha, -Şahsiyet ve Müteâl (Aşkın) Olarak şuur- (Husserl'in Fenomenolojisinin Kritiği), İBDA Yayınları
İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri:
- "İrca'nın aslı meleklerden gelmiştir. Allah, meleklere isimlerin delâlet ettiği eşyayı göstererek, "bana bunların isimlerini haber verin!" buyurdu. Bütün melekler hatadan ve ilimsiz söz söylemekten korkup duraklayarak, "Seni tenzih ederiz, senin öğrettiklerinden başka bir bilgimiz yoktur" dediler. Böylece, bilmediği bir şeyi sormayan, sorduğu mevzuda aldırmayıp konuşan, isabet etmezse hatalı, isabet ederse ilimsiz cahil olduğu için övülmeyen kimse gibi bid'at işlemediler. Bunun için Allah, "Bilmediğin şeyin peşine düşme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi bundan mesuldürler" buyurdu. Yâni, "Gerçek olarak bilmediğini söyleme" demektir..."
*İrca: Geri çevirmek, geri döndürmek. Musibet vaktinde Allah'a sığındığını âyet okuyarak ifâde etmek...
Salih Mirzabeyoğlu, İman ve Tefekkür, sh 54, 1.Levha, -İmân ve İslâm- (İrca'), İBDA Yayınları