Fatih gibi surda gedik açsan yetmez
Gönüller fethetmede Akşemseddinler gerek
Ruhum ruhuna hasret, gözüm görmese de seni
Aynı göğü kullandık ve de aynı güneşi
Zaman döğülmüş bir yün gibi kabardı
Kıyamet belki daha da yakınlaştı
Her asrın insanı hissetti bu sessiz çığlığı
Ya vakit tamamsa, hazır değilsem kavuşmaya
Adım yâd edilir mi asırlar sonra da
İstanbul taşımada bu ağır yükü
Nice isimler, isimsizler yâd edilir semasında
Tarih tekerrür eder her bir âdemde
Âmin dendikçe yerin altından ve üstünden
Yükselir bir ses, bu hüzünler bitmez
Müslüman hüzünlü mütebessim bir varlıktır
Her Müslümanda bir parça hüzün vardır
Bazı şehirler yalnızca bir coğrafya değil, tarihin ve medeniyetlerin nefes alan hafızasıdır. İstanbul da böyledir, sadece iki kıtanın birleştiği bir nokta değil, Doğu ile Batı’nın asırlık hesaplaşmasının, rüyalarının ve nihayet vuslatının merkezidir. Tarih boyunca nice hükümdarın uykularını bölen, surlarına ulaşmanın bir izzet meselesi sayıldığı bütün şehirlerin sultanı sayılabilecek bir şehirdir; aynı zamanda İstanbul 1453 yılına kadar sabredilen bir muştunun adı olma özelliğini de taşıyordu.
Gösterilen bu sabır, sıradan bir fetih arzusunun ötesinde kalplere nakşedilmiş kutlu bir sözün peşinden gitme iradesiydi.
Muhammed Alperen Varol