(...)üzücü durumlar yaşadığın anları bile bir anda motivasyona dönüştüren bir dinimiz var.
Bir doğal afette malını mülkünü kaybetsen, İslam sana diyor ki sadaka hükmüne geçti.
Yürürken ayağına diken batsa, tekrar cevap geliyor, günahlarına kefaret oldu.
Hz. Ebu Hureyre anlatıyor, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar." (Buharî, Marda, 1; Müslim, Bir, 52)
İşlediğimiz günahın kefaretini ödüyoruz. Bir adam tarafından kandırılmaya izin vermiş, onun peşine körü körüne takılmış olmamızın kefaretini; başkaldıran insan tanımını unutma, bencillik, öngörüsüzlük, vurdumduymazlık, diktatöre boyun eğme, küçük hırslarımıza kapılma günahlarının kefaretini. Gündelik yaşamımız içinde küçük boyun eğişlerimizden oluşan küçük günahların hikayesi bu.
Hastalıkların bir başka nedeni de Hellinger’in “suçun kefareti” olarak adlandırdığı eğilimdir. Kişisel suçluluk duygusu da bu kapsama girer. Örneğin kürtajın derin etkilerini anlamadan, bu sıradan bir şeymiş gibi defalarca kürtaj olmuş bir kadın kefaret olarak rahim kanseri geliştirebilir. Ya da annesini reddeden bir kadın kendini cezalandırmak için göğüs kanseri geliştirebilir. Kolektif vicdan ana babanın reddedilmesine izin vermez.