Montaigne'ın, her biri altın değerinde olan denemelerine, tek bir ciltte sahip olabileceğiniz bir kitaptır. Denemelerinin konusu genel olarak insanoğlunun tabiatı üzerine işlenmiş, kısa ve öz yazılardan oluşuyor. Yazar, denemelerinde çoğu zaman insanoğlunun ne kadar aciz bir varlık olduğuna dikkat çekmeye çalışmış ve yer yer dalga geçmiştir.
Bir kısmında yazar, yazdıkları hakkında pek uzun vadeli şeyler olmadığını söylüyor daha çok güncel olayları ele aldığını söylüyor. Kitabı okuyunca görüyoruz ki 16. yüzyıl insanları ile günümüz insanları arasında öyle aman aman bir fark yokmuş. Montaigne günümüzde yaşıyor olsaydı cinnet geçirirdi sanırım.
Denemelerin kısa ve anlam dolu olması, kitabın kendini tekrar okunulabilir olmasını sağlıyor. Bu özelliği ile tam bir başucu kitabıdır kendisi.
Kitabı okurken beğendiğim yerlerin altını çize çize bir baktım ki karalama kitabına dönmüş :D
H. G. Wells'in yazmış olduğu bilimkurgu roman türünün ilk örneklerinden biridir. Ana karakterimiz olan zaman yolcusu, zamanda yolculuk yapıp rastgele bir şekilde 802701 yılına seyehat ediyor. Burada doğal olarak insanoğlu medeniyetinin çok ileri bir seviyede olabileceğini düşünüyor, fakat gel gör ki akıllara durgunluk verecek bir ilkellik ile karşı karşıya kalıyor.
Kitap çok akıcı ve okurken yarıda bırakırsanız aklınız hep kitapta kalıyor. Kitabın bu kadar akıcı ve sade dille yazılmasında, çevirmenin de büyük rol oynadığını düşünüyorum. Çevirmenin notları, tam da nokta atışı terimleri açıkladığından aklınızda bir soru işareti kalmıyor.
Celal Üster
çağının ötesinde bir kitap ve sanırım uzun yıllar boyunca bir klasik olarak kalmaya devam edecek.
Bir delinin anı defteri: Bu öykünün tüm kısımları güldürdü fakat sonlara doğru içim öyle bir parçalandı ki anlatamam...
Kitaptaki öykülerin hepsi birbirinden güzel kısa öyküler. Genel olarak deli insanların penceresinden bakıyoruz gelişen olaylara. Deliren insanlar ve delirdiklerinin farkına bile varmamaları. Ama biz okuyucular okurken bir süre sonra bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliyoruz. Her öykünün sonunda sizi düşüncelere daldırıyor yazar.
Adam kadına karşılıksız bir sevgi ile bağlı. Kadını sevmek adam için bir takıntı haline gelmiş. Onu hem evladı gibi seviyor, hem kadim bir dostu gibi seviyor, hem de aşıkmış gibi seviyor.
Kadının da çok acıklı bir hayat hikâyesi var; altın çağı olarak bahsettiği çocukluk yıllarını mektuplarında okuyunca insanın içi burkuluyor. Güzel bir köyde varlıklı bir ailenin çocuğuyken hayat onu fakirler şehri olan Petersburg'a düşürüyor. İster buna kader deyin ister kötü şans deyin.
Adam ise kıt kanaat geçinen zavallı bir memur olmasına rağmen, elinden geldiğince bu kadına yardım etmeye çalışıyor. Kadın onun için büyük bir motivasyon kaynağı ve yaşama sebebi.
En çok da bu adamın mektuplarında açık sözlü olması hoşuma gitti. Çünkü fakirlerin gururlu olmasını hazmedemeyen biri.