Modernizm, bu bağlamda "Varlık" boyutunun aşırı vurgulanmasıyla ortaya çıkan "objektif bir yanılgı" olarak okunabilir. Modern düşünce, kâinatı ve insanı sabit, ölçülebilir ve âlemşümûl kanunlarla tanımlanmış bir "eser" olarak görme eğilimindedir. Aydınlanma aklının, pozitivizmin ve büyük anlatıların temelinde, değişimin arkasında yatan o sarsılmaz "özü" bulma arzusu yatar. Bu yaklaşım, hayatı dondurarak, onu formüllere, kategorilere ve mutlak doğrulara indirger. Tıpkı Parmenidesçi bir evren gibi, modernizm de hakikatin "orada bir yerde" sabit durduğuna ve aklın onu keşfedeceğine inanır. Ancak bu statik bakış, yaşamın akışkanlığını, belirsizliğini ve zamanın yıpratıcı/dönüştürücü gücünü ihmal ettiği için, varlığı cansız bir iskelete çevirme hatasına düşer; değişim ve oluş, burada sadece bir sapma veya hata olarak görülür.
Postmodernizm ise tam aksine "Oluş" boyutunun mutlaklaştırılmasıyla doğan "sübjektif bir yanılgı"dır. Modernizmin o katı, hiyerarşik ve merkezi yapısına bir tepki olarak postmodern durum, her türlü sabiteyi, merkezi ve tözü reddeder. Burada "ne olduğu" değil, "nasıl algılandığı" veya "nasıl dönüştüğü" önemlidir. Gerçeklik parçalanmış, göreceli hâle gelmiş ve sonsuz bir yorumlama sürecine (oluşa) indirgenmiştir. Herakleitos'un nehrinde olduğu gibi, postmodernizmde de tutunacak hiçbir dal yoktur; her şey kaygandır, geçicidir ve bağlamsaldır. Ancak bu da varlığın "kimlik" ve "istikrar" boyutunu yok saydığı için, anlamın buharlaştığı, hiçbir şeyin "kendisi" olamadığı bir nihilizme kapı aralar. Oluşun kutsandığı bu yerde, özne ve nesne silikleşir, geriye sadece eylemler ve söylemler kalır.
__Sosyolojide "Varlık" boyutu, Toplumsal Yapı (Social Structure) kavramına karşılık gelir. Bu, bireylerden bağımsız olarak var olan, nesnel,