m

Modern Felsefe

1 üye
Takip
MODERN TABİAT TASAVVURU...
Modern tabiat görüşü, kendisinden önceki Yunan ve Rönesans kozmolojilerinden yalnızca teknik verilerle değil, bizzat tabiatın "ne" olduğuna dair köklü bir ontolojik yer değiştirmeyle ayrılır. Yunanlıların tabiatı akılla dolu canlı bir organizma, Rönesans’ın ise haricî ve aşkın bir ilâhî zekâ tarafından tasarlanmış bir "makine" olarak görmesinin ardından, modern dönem bu haricî zekâ anlayışının çöküşüyle yeni bir analoji geliştirmiştir. Bu yeni anahtar, tabiatın bir nesne değil, bir “süreç” olarak kavranmasıdır. Bu paradigmada tabiat, tıpkı insanlık tarihi gibi “ilerleyici” bir süreç olarak yeniden tanımlanmıştır. Yunan kozmolojisinde değişim, en nihayetinde mükemmel bir döngüselliğe hapsolmuşken ve her değişim (bir canlının yaşlanması gibi) ancak ideal döngünün kusurlu bir parçası olarak görülürken; modern düşünce tarihin kendini asla tam olarak yinelemediği ilkesini merkeze alır. Bu bağlamda Henri Bergson, Alexander ve Whitehead, tabiatın zamanın akışında durmadan yeni şeylerin ortaya çıktığı bir "oluş" alanı olduğunu savunmuşlardır. "Varlık" (esse) kavramının yerini "oluş" (fieri) kavramına bırakması, evrenin bir nesneler yığını değil, bir hadiseler serisi olduğu anlamına gelir. 19. yüzyılda biyolojinin bağımsız bir bilim olarak doğuşu, madde ve ruh ikiliğinin arasına hayat kavramını sokarak modern tabiat görüşünün temelini atmıştır. Sabit organik türlerin yerini, tabiatın gittikçe daha yetkin hayat şekilleri yaratmaya çabaladığı tarihî bir tekamül sürecinin alması, tabiatı mekanik bir sistem olmaktan çıkarıp içinden gelen bir dürtüyle gelişen yaratıcı bir akışa dönüştürmüştür. Henri Bergson, bu evrimci biyoloji anlayışını felsefi bir boyuta taşıyarak, hayatı maddeden tamamen farklı, yaratıcı ve geleceğe açık bir hamle olarak tanımlamıştır. Turgot ve
Modern Felsefe
MODERN FELSEFEDE VARLIK ve OLUŞ...
Modern Felsefe döneminde varlık ve oluş tartışmasına yön veren üç kritik isimden; Baruch Spinoza, Gottfried Leibniz ve Immanuel Kant'tan da bahsetmek gerekir. 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza, varlık kavramını "Töz" (Cevher) adı altında mutlaklaştırarak Parmenidesçi geleneği modern bir formda diriltmiştir. Spinoza’ya göre Tanrı ve Doğa birdir; tek, sonsuz ve bölünmez bir Töz vardır. Bu sistemde varlık (Töz), kendi nedeni olan (causa sui) ve zamanın ötesinde duran statik bir yapıdır. Gündelik hayatta gördüğümüz değişimler, hareketler veya bireysel nesneler (oluş), bu sonsuz okyanusun sadece geçici dalgalanmaları, yani "mod"larıdır. Spinoza’da oluş, varlığın özünde bir değişim yaratmaz; her şey katı bir determinizm (nedensellik) zinciriyle Töz'ün zorunlu sonucudur. Burada varlık o kadar baskındır ki, oluş ve zaman neredeyse bir yanılsamaya indirgenir. Bunun karşısında yer alan Gottfried Wilhelm Leibniz ise Spinoza’nın bu "ölü" ve "statik" madde anlayışına karşı çıkarak varlığı dinamik bir enerji olarak tanımlar. Leibniz’e göre varlığın en küçük yapı taşları "Monad"lardır ve bunlar maddi atomlar değil, enerjik ve ruhsal birliklerdir. Her bir Monad, kendi içinde bir "iştah" (appetitus) ve algı gücü taşır; yani varlık, doğası gereği hareketlidir ve sürekli bir değişim arzusu içindedir. Leibniz, maddeyi hareketsiz bir kütle olmaktan çıkarıp, ona içsel bir "kuvvet" (force) yükleyerek Aristoteles’in potansiyel kavramını modernleştirir. Burada varlık, durağan bir heykel değil, sürekli kendi içsel potansiyelini açığa çıkaran bir süreçtir. Böylece Leibniz, oluşu varlığın iç yapısına yerleştirerek statik varlık anlayışını kırmıştır. Immanuel Kant ise 18. yüzyılın sonunda bu tartışmayı metafizikten bilgi teorisine (epistemolojiye) taşıyarak Hegel öncesi en büyük kırılmayı yaratır.
Modern Felsefe
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
GÜNCEL DİSİPLİNEL TARTIŞMALARDA VARLIK ve OLUŞ...
Modernizm, bu bağlamda "Varlık" boyutunun aşırı vurgulanmasıyla ortaya çıkan "objektif bir yanılgı" olarak okunabilir. Modern düşünce, kâinatı ve insanı sabit, ölçülebilir ve âlemşümûl kanunlarla tanımlanmış bir "eser" olarak görme eğilimindedir. Aydınlanma aklının, pozitivizmin ve büyük anlatıların temelinde, değişimin arkasında yatan o sarsılmaz "özü" bulma arzusu yatar. Bu yaklaşım, hayatı dondurarak, onu formüllere, kategorilere ve mutlak doğrulara indirger. Tıpkı Parmenidesçi bir evren gibi, modernizm de hakikatin "orada bir yerde" sabit durduğuna ve aklın onu keşfedeceğine inanır. Ancak bu statik bakış, yaşamın akışkanlığını, belirsizliğini ve zamanın yıpratıcı/dönüştürücü gücünü ihmal ettiği için, varlığı cansız bir iskelete çevirme hatasına düşer; değişim ve oluş, burada sadece bir sapma veya hata olarak görülür. Postmodernizm ise tam aksine "Oluş" boyutunun mutlaklaştırılmasıyla doğan "sübjektif bir yanılgı"dır. Modernizmin o katı, hiyerarşik ve merkezi yapısına bir tepki olarak postmodern durum, her türlü sabiteyi, merkezi ve tözü reddeder. Burada "ne olduğu" değil, "nasıl algılandığı" veya "nasıl dönüştüğü" önemlidir. Gerçeklik parçalanmış, göreceli hâle gelmiş ve sonsuz bir yorumlama sürecine (oluşa) indirgenmiştir. Herakleitos'un nehrinde olduğu gibi, postmodernizmde de tutunacak hiçbir dal yoktur; her şey kaygandır, geçicidir ve bağlamsaldır. Ancak bu da varlığın "kimlik" ve "istikrar" boyutunu yok saydığı için, anlamın buharlaştığı, hiçbir şeyin "kendisi" olamadığı bir nihilizme kapı aralar. Oluşun kutsandığı bu yerde, özne ve nesne silikleşir, geriye sadece eylemler ve söylemler kalır. __Sosyolojide "Varlık" boyutu, Toplumsal Yapı (Social Structure) kavramına karşılık gelir. Bu, bireylerden bağımsız olarak var olan, nesnel,
Modern Felsefe
MODERN FELSEFE: TAHLİLCİLER-VAROLUŞÇULAR ve Hakikat...
- "Modern felsefenin iki cereyanına (Tahlilciler ve Varoluşçular) mensup mütefekkirler, hakikati, mantığı ve tabiatı anlama gayretindeki metafiziği, yani felsefenin temelini kaldırmış bulunuyorlar. Zamanımızda tahlilci mütefekkirler, varlık, sebep, serbest irâde gibi metafiziğin sorduğu suâlleri bertaraf edip, ikinci derecede kalan metod meseleleriyle ilgilenmektedirler. Öte yandan VAROLUŞÇULAR yine büyük çapta suâl soruyorlar. Bununla beraber görüşlerinin merkezi, fikirden ziyade insan olduğundan, sistematik düşünmeleri imkânsız bir hâl alıyor. Dolayısıyla iki cereyan için de, "hakikat nedir?" suâline cevap vermek imkânsızlaşıyor. Mantığa dayanan bir inanç karşısında filozof, bir şeyin ancak tecrübî delile dayanarak doğru veya yanlış olduğunun söylenebileceğini iddia eder. Bir dil filozofu, bir tek kelimenin kaç türlü kullanılabileceğinin hesabını yapmakla yetinir. Bir varoluşçu ise, bir kelimenin bir insanla münasebeti üzerinde uzun uzun durur..."
Sayfa 62 - 63 2.Levha -Felsefenin Manzarası ve Hayatın Hakikati- Felsefenin Manzarası, İBDA Yayınları
Modern Felsefe
POSTMODERNLİK, MODERNLİĞİN YENİDEN ÜRETİMİDİR...
- "(...) Her ne kadar postmodern düşünürler modernliğe ve onun yemişlerine saldırsa da modernlikle postmodernliği birbirinden keskin bir şekilde ayırmak mümkün değildir. Modernliğin ötesi olarak postmodernlik, modernliğin yeniden üretimidir..."
Sayfa 31 - I.Bölüm -Modern ve Postmodernin Teşrihi- Kudema Yayıncılık
Modern Felsefe