Seven insanların dünyaya bakış tarzları başkadır: Onlar, gölgelerini peşlerine bakarak şehrin uçsuz bucaksız caddelerinde dolaşırlar. Unkapanı köprüsünden mavnaları seyrederler, avarelikten hoşlanırlar. Aşki filimlere giderler. Ayakları çıplak çocuklara sadaka verirler. "Bir insanı seven, onun gülüşü, ağlayışı, adım atışı ile ilgilenen yeryüzü sakinleri" müspet kimselerdir. Onlar bu dünyanın daha iyi olmasını isterler ve onun güzel olması için çalışırlar.
İnsanın gönlüne Tanrı makamından kopmuş bir mir düşerse o kişi emsaline karşı yükselmiş olur. En çok seven en büyük işleri başarmak borcundadır. Şöyle ki: Aşık olan zaten alacağını almıştır, artık bir şey isteyemez, bundan geri o verecektir, hep o verecektir.
Canzi'nin gönlüme saldığı ihtiras hançeri gizli kalmış huylarımı deşerek açığa çıkarmıştı. Ben birdenbire vesveseli, kıskanç, haşin bir şark erkeği oluvermiştim. İç yüzümün böyle olduğunu sandığım o zamanlar meğerse henüz rahat ve mesut bir insanmışım. Sonraları bu iç yüzün daha iç bir yüzünü keşfettiğim vakit anladım ki kaderin en zorlu cilvesi bizi son derinliklerimize inmeye mecbur kılmasındadır.
Zühre içinden Sinan'a acıyıverdi: "Ağam ben her nefesimde seni düşündükçe sen benden nasıl kurtulursun? Gönül tutmasına yakalanmaz da n'idersin? Eyvah elimde değil seni koyveremiyorum. Senden nikah istemem, mal istemem, muhabbet istemem. Çağırmazsan gözüne görünmem. Sana şuncacık ağırlık olmam. İlle velakin gönlüm son nefese kadar seninle uğraşıp didişecektir. Vah ağam, seni zihnimde durmadan evirip çevirmeye kıyamıyorum, ama hükmüm geçmiyor."
Kendimde dünyayı kırıp geçirecek bir kudret duyduğum o dakikada anladım ki dünyanın en korkak insanı seven insandır. Canzi'yi ürkütüp kaybetmek korkusu yanında ölüm gülünç bir şaka gibi kalırdı.