Shakespeare, Homeros ve Horace, insanın "ünlü" olma arzusunun aslında başka bir insan özelliğinden, ölüm korkumuzdan kaynaklandığına inanıyorlardı. Ünlü olmak, öldükten
çok sonra bile hatırlanacağınız anlamına geliyordu. Şöhret, bir çeşit ebedi hayat imkanı sunuyordu.
Diyelim ki ölmektense “agu” demeden daha,
Terkettin bedenini iyice ihtiyarladığında,
Şöhretin daha mı büyük olacak bin yıl sonra?
Ki kıyaslandığında ebed ve ezelle,
Bir süre denk gelmez bile,
Göz kırpmaya göğün en yavaş küresinde.
Ün, erdemin gölgesidir; erdem istemese bile, peşinden gelecektir onun. Ama nasıl ki gölge kimi zaman önden, kimi zaman arkadan gelirse, ün de kimi zaman önümüzdedir, gözler önüne serercisine gösterir kendini, kimi zaman ardımızdadır; haset geri çekildiği zaman, geciktiği oranda daha büyük olur ün.
Şöhretin gücüydü bu. Sosyal medyada gördüğü, paylaştıkları tek bir sözcükle milyonlarca beğeni ve paylaşım alan pop ikonlarının gücü. Mutlak şöhret en az çabayla bir kahraman, dahi ya da tanrı gibi görüleceğiniz mertebeye ulaşmak demekti. Öte yandan fazlasıyla riskli bir konumdu. Oradan her an aşağı düşüp bir haine, şeytana ya da yalnızca göt lalesinin tekine dönüşebilirdiniz.