Türk kadınının, Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımlarının önemini iyi değerlendirebilmek için İran İslam Cumhuriyeti'nin, yirminci yüzyılın sonlarına yaklaşırken, İran kadınına layık gördüğü konuma kısaca göz atmakta yarar var. İran' da, "taammüden" işlenen cinayetlerde kadının tanıklığı kabul edilmemektedir. Katilin öldürülebilmesi için ödenmesi gereken "kan parası", eğer öldürülen kişi kadın ise, yarıya inmektedir. Koca, karısını "zina" yaparken görüp de öldürürse ceza almamaktadır. Okullarda kız ve erkek öğrenciler ayrı kitaplar okumakta, erkek öğretmenler kız öğrencilere ders verememektedir. Humeyni ve yakınları, İslam'ın "zor" ile bağdaşmayacağını söyleyerek, örtünme konusunda kadınlara baskı yapılmayacağım vaat ettikleri halde, örtünmeyen kadınlar işten çıkarılmakta ve doğrudan ya da dolaylı baskılarla kadınların örtünmeleri zorunlu kılınmaktadır. "İslam Devrimi"nden sonra, kadın yargıçlar işten atılmıştır.
Kadınların acıya dayanma güçlerinin çok daha fazla olduğu bilindiği gibi, kadınların ortalama olarak erkeklere oranla daha fazla yaşadıkları da bir gerçektir. Ama biyolojik olarak çocuk doğurma işlevinin kadına ait oluşu, onu ev içi işlere itmiş ve giderek toplumsal konumunun belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Seçkinleri yaratan, yalnız doğuştan sahip oldukları özellikler değil, aynı zamanda içinde bulundukları eğitim ortamıdır. Gelenek ve eğitim iyi içgüdüleri güçlendirip kötü içgüdüleri baskı altına alır. Bu süreçte de ailenin yeri önemlidir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin güney eyaletlerinde on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda görülen kölecilik, resmen 1863 yılına kadar sürdükten sonra, ancak bir iç savaşla sona ermiştir. Ama köleliğin resmen sona ermesinden sonra, daha bir yüzyıl kadar ırk ayrımı biçiminde etkilerini duyurmuştur. Eski köleler, daha sonra, ancak ikinci sınıf yurttaş olabilmişlerdir. Bir çeşit kast anlayışı içinde, beyazların okullarına, lokantalarına, otellerine girememişlerdir. Çeşitli yollardan siyasal ve medeni hakları bile kısıtlanmıştır.
Bu ırkçı kast uygulamasını sürdüren son ülke olan Güney Afrika Cumhuriyeti'nde de arhk durum değişmektedir.
Doğuştan var olan hukuksal eşitsizliklerin ilke olarak kalkması ve yasalar önünde eşitlik ilkesinin kabulüyle birlikte, çağdaş sınıf kavramına geçildiğini varsayabiliriz. Hukuksal kaynaklı eşitsizliklerin büyük ölçüde ortadan kalkmasından sonra bile, toplumsal-ekonomik nitelikli bazı eşitsizliklerin var olmayı sürdürmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılabilmesi, sınıf olgusunu doğurur.