O liman sığındığı mahzeniydi onun. Dizlerinde kaç gözyaşı emanet bırakmıştı, kaç defa düşürmüştü anılarını kipriklerinden kim bilir. Onun pelüş oyuncağı yoktu sarılıp uyuyacak, ne de sımsıkı sarmalayan sevdiği de yoktu yanıbaşında. Dizleriydi sarıp sarmaladığı huzurlu yastığı. Sabaha varmamak için kavuşturmazdı kipriklerini. Uyursa yine ayrılık düşerdi bahtına. Gözler konuşur mu? Konuşuyordu işte. Sesi duvarlardan yankılanarcasına. Gece'ye eriyordu buz dağı bakışları. Düşman kesilmişti sabahın ilk ışınlarına. Hasret yüklü gemiler gibi yaklaşıyordu ufuğun limanına Güneş. Kalp değil sanki yanar dağ taşıyordu cisminde. Her açılan günü yeniden alev alıyor, Gece'nin yıldızları söndürüyordu özlemin ateşini. Binbir değildi onun Gece'si, tekti, bir tek ona özeldi. Acısa da canı, bıraksa da onu, vazgeçilmeziydi sevdalandığı umudu...
Gözlerimin içine baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu. Ama yutkunmakla yetindi.
Yine tek kelime etmeden binlerce şey söyledik birbirimize. Gözlerinden yaşlar boşandı boşanacak bir hâlde ellerimi tuttu sıkı sıkı.
"Ah, Dilek, yapma ne olur!" diyordum içimden. "Sakın ağlama. Ağlarsan çok ağlarım. Kendi gözyaşımda boğulurum. Saklayamam daha fazla. Ah, en güzel günlerimin tanığı arkadaşım, çocukluğum, genç kızlığım, hoşça kal..."