John Berger İngiliz sanat eleştirmeni, ressam ve yazar... Kitabın en belirgin özelliği gerçek bir sanatsal anlatı olmasıydı. Şairler, ressamlar... aşklar, ayrılıklar, şiirler.
Ve sanat gibi yazılmış bir kitap; bağırmıyor, öğüt vermiyor. Bilge bir dostla sakin bir sohbet gibi. Naif bir dille "Her şey geçer, biz zihnimizde donuk bir fotoğraf karesi gibi bütün anıları saklarız." diyor.
Kitap kısa kısa öyküler ve fragmanlardan oluşuyor. Ancak birbiriyle örüntülü değiller. Zamanın çoğulluğu üzerinde duruyor. Kimbilir hatırladığımız her anı zamanı kaç parçaya bölüyor. Bu yüzden çokça hatırlamak var içinde. Çünkü hatırlamak dediğimiz şey, gerçekten de bir tür zamanı yeniden yaratma eylemi. Birçok anıyı saklar zihinimiz. Kimi hatırlayışta kurban, kimisinde kahraman ilan ederiz kendimizi.
Ama Berger'ın kitabında bana göre mistik bir şey var: O, insanları ne kahraman ne de kurban ilan ediyor. Sadece "onlar yaşadılar" diyor. Anıların ritmini duyuyor, kokusunu alıyor, estetikle uğurluyor. Bu çok büyük bir kabullenme ve aynı zamanda büyük bir kendine şefkat.
Kadın ve erkekler
yaşamak için bu sayılmamış zamanı
hâlâ geri dönerler geceleri.
Ve dakikliğiyle
o ilk idam mangasını
kovulma tekrarlanır her şafak vakti. J.Berger
Çünkü onun sayılmamış zamanında mesele, kendi hikayemizde kahraman mı, kurbanı mı? olduğumuz değil, o hikayeye nasıl baktığımız. Kendimize ve başkalarına karşı ne kadar şefkatliyiz? Geçmişi affedebiliyor muyuz? Anılarımızla barışık mıyız? Geceleri geri döndüğümüz zamanların ne kadarı bize ait ve kovduğumuz kaç anının tekrarı ile yüzleşiriz her şafak vakti...
Kısacası ben bu kitabı, "sessizliğin kitabı" olarak gördüm. Hayatın gürültüsünden kaçıp sakin bir kıyıya oturmak, eline bir çay alıp insanları, anıları ve zamanı izlemek gibi. Kendi insanlarımı da ekledim