O daha ufacık bir kızdı; fakat bunu önce o istemişti. Seni, büyülü ülkeye elinden tutarak o götürmüştü.
Sonra ikiniz de birer ipek böceğine benzediniz; etrafınıza hayal ipliklerinden birer koza ördünüz: Her tel sizi birbirinize biraz daha mahkûm ediyor, fakat ayni zamanda sizi birbirinizden biraz daha ayırıyordu. Böylece o, senin için, olduğundan bambaşka bir varlık haline gelmişti. Bu, onun için de böyleydi.
Bir gün bu uykudan uyandınız.
Artık her an yeni bir gerçeğinizi daha keşfediyor, hayal kâinatınızdan her an yeni bir yıldızın daha kayıp gittiğini, karanlıkların ardında kaybolduğunu titreyerek hissediyordunuz. Ve sen bu anlardan, yani hayatından, varlığından uzaklaşmak, yaşayışını idrak etmemek için ne ümit ettinse peşinden koşuyordun. İstiyordun ki, rüya devam etsin gitsin.
O da öyle...
Gerçekleri benimsiyecek kuvveti harcamıştınız. Üstelik o rūya devrini unutmanın, kendinizi inkâr olacağını, hiç değilse sizi küçülteceğini zannediyordunuz.
Bu arada birbirinize gülümserken içiniz burkulurdu ve siz müşterek bir sevgilinin ölümünü hatırlamış gibi olurdunuz. Size, karşılaşma bekleyişten, beraber olmak hasretten ezici gelirdi.
Gönül ki, göklerden, feleklerden daha büyük, daha geniş, daha hoş ve aydındır; onu gereksiz sözlerle niçin daraltmalı? Pek hoş olan bir âlemi kendine zindan gibi daraltmak nasıl uygun düşer? Bostan gibi olan bir cihanı kendine daracık bir zindan etmek, ipek böceği gibi daracık bir koza içinde kuruntular, vesveselerle, çirkin hayallerle oyalanmak, kendini karanlık bir âleme atmak, hep gafil uyumak ne demektir? Biz o kimselerdeniz ki, zindanı kendimize bostan yaparız. Bizim zindanımız bostan olunca ya bostanımız nasıl olur? Bir seyret de gör!
"Her geçen gün anılar biraz daha ağırlaşır. Her gün seni biraz daha derine çeker. Sarmaş dolaş olursun onlarla, her seferinde bir ilmek atılır, kendi kefenini dokursun, bir koza örersin, içinde delilik büyür."