Kozadaki Dünya: Bir Dönüşümün Gölgesinde Varoluş Sancısı
"Aslında olduğum varlık bir kabuktu, sürekli içi boşaltılıp tekrar doldurulan bir insan."
Hamza Karabektaş'ın Kozadaki Dünya sayfalarını araladığım an, kendimi yazarın o tekinsiz, karanlık kozasının tam kalbinde, varoluşun sessizliğine gömülmüş buldum. Kitabın satırları arasında ilerledikçe zihnimde o soru yankılanıp durdu: "Koza" dediğimiz şey, dış dünyanın gürültüsünden sığındığımız bir korunak mı; yoksa kendi gerçekliğimizi örmemiz gerekirken bizi yavaş yavaş kimliğimizden arındıran, o boğucu ve uçsuz bucaksız bir hapishane mi?
Yazar, 'daha otuzumda olmama rağmen dünya uzun zamandır çekilmez geliyordu' itirafıyla, ruhumuza çöken o erken yaşlanmışlığın, o 'erken yorgunluğun' soğuk nabzını tutuyor. Zamanın merhametsiz çarkları güneşin her doğuş ve batışında bizi bir adım daha sonumuza iterken, sormadan edemiyorum: Ruhlarımızı bu hayatın geçici gölge oyununda hangi köşede düşürdük? Karabektaş'ın o keskin gözlemiyle yüzleşmek kaçınılmaz oluyor: 'İnsanlığa anlam katan ruhlarımızı çoktan geride bırakmıştık.' Bizler artık, kendi hikayemizin yazarı olmayı bırakmış; içine sadece dünyanın acısını doldurduğumuz, her mevsim biraz daha şeffaflaşan birer 'kabuktan' mı ibaretiz? Yoksa bu sessizlik, kozamızın içinde bir türlü kanat açamayan o kadim çığlığın yankısı mı?
Anlayacağınız üzere, bu roman ütopik bir dünyanın steril soğukluğu ile hayalin uçurumları arasında salınan, alışılmışın sınırlarını aşan bir kurguya sahip. Karabektaş bizi tek bir merkezde sabitlemek yerine, her biri kendi karanlığında kaybolmuş hayatların labirentine bırakıyor. Bu çoklu bakış açısı, sadece karakterlerin ruhsal katmanlarını aralamıyor; her bir sayfada, kendi iç dünyamızın tekinsiz dehlizlerine açılan kapıları da usulca