kreş mezuniyetinin anlamsızlığı üzerine…..
Başta bağırdılar. “Seni kandırdılar!” “Seni hizmetçi yaptılar!” “Kreş gibi oldun! Modern dünyanın sesi buydu. Özgürlük diye sundukları şey, aslında yönsüzlüktü. Kadına “yüksel” dediler… Ama nereye, neden, kimin için — bunu hiç söylemediler. Kadını anneliğinden utandırdılar. Eş olmayı küçülttüler. Fedakârlığı zayıflık gibi gösterdiler. Sonra aynı kadın, her şeyi elde ettiğini sandığında yalnızlığıyla baş başa kaldı. Alkış vardı ama huzur yoktu. Kalabalık vardı ama aidiyet yoktu. Başarı vardı ama anlam yoktu. Ve uzaktan baktı… Bir evin içinde sessiz bir huzur, bir annenin kucağında güven, bir sofrada paylaşılmış bereket vardı. O an içinden sadece şu geçti: “Keşke benim de bir ailem olsaydı…”
Din İslam
Reklam
Bu sinsi bağımlılık tuzağına düşmemek ve yerel güç odaklarıyla rasyonel bir mesafe koymak ancak toplumun bakış açısını kökten değiştirmesiyle mümkün olabilir. Bunun yolu da lütuf beklentisinden hak bilincine geçmekten geçiyor. İlk adım belediyelerin sunduğu hizmetlerin yerel liderin bir iyiliği veya lütfu olmadığını kavramaktır. Yapılan her yol açılan her kreş veya dağıtılan her sosyal yardım aslında vatandaşın kendi ödediği vergilerle finanse ediliyor. Toplum bu hizmetleri birer bağış gibi değil hakkı olan bir kamu hizmeti olarak talep ettiğinde o sinsi bağımlılık ilişkisi baştan kırılmış olur. Sivil toplum yapılarının ve yerel inisiyatiflerin belediyelerle olan ilişkilerinde organik bağlar kurmaktan kaçınması gerekir. Bir dernek veya meslek örgütü belediyeden doğrudan fon mekan veya lojistik destek almaya başladığı an bağımsızlığını kaybetme riskiyle yüz yüze gelir. İlişkileri sadece proje bazlı somut ve şeffaf sözleşmeler üzerinden yürütmek aradaki mesafeyi korumanın en güvenli yoludur. Yerel yönetimin bütçe harcamalarını ihalelerini ve işe alım süreçlerini tamamen şeffaf bir şekilde halka açması yönünde toplumsal bir baskı kurulmalıdır. Vatandaşlar belediyenin kaynaklarının nereye gittiğini net bir şekilde görebilirse arka kapı diplomasisi ve kişisel patronaj ilişkileri zemin bulamaz. Dijital denetim mekanizmaları bu noktada toplumun en büyük araçlarından biridir. Toplum tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçları için sadece yerel yönetime bağımlı kalmamalıdır. Kendi içindeki kooperatifleri bağımsız dayanışma ağlarını ve sivil fonlama modellerini geliştirmelidir. Alternatif yaşam ve üretim alanları çoğaldıkça yerel odakların toplum üzerindeki o mutlak kontrol gücü de zayıflar. Yerel güç odaklarıyla mesafeyi korumak örgütlü bir vatandaşlık bilinci gerektirir. Toplum
1000Kitap
Klasik sivil toplum yapıları ideolojik tartışmaların içinde boğulmuşken belediyeler insanların doğrudan hayatına dokunan somut alanları yönetiyor. Bu yüzden yeni bir toplumsal katılım modelinin buralardan filizlenmesi oldukça mantıklı bir beklenti. Belediyelerin bu konuda en büyük avantajı ideolojik mesafeleri kısaltabilme gücüdür. Merkez siyasette yan yana gelemeyecek insanlar mahallesindeki parkın durumunu ulaşımdaki aksaklıkları ya da yerel kreş ihtiyacını konuşurken ortak bir paydada buluşabiliyor. Belediyeler mahalle meclisleri katılımcı bütçe uygulamaları ve yerel kooperatifler gibi modellerle halka doğrudan karar alma hakkı tanıdığında toplum yukarıdan dayatılan kutupları aşarak kendi gücünü fark etmeye başlıyor. Bu durum sivil bilincin yeniden canlanması için elverişli bir kuluçka dönemi sunuyor. Ancak madalyonun diğer yüzünü ve o kadim devlet aklının buradaki reflekslerini de unutmamak gerekiyor. Merkezdeki bürokratik akıl yerel yönetimlerin bu muazzam bütçe ve insan gücünü kendi başına buyruk bir alternatif iktidar alanına dönüştürmesine kolay kolay izin vermek istemez. Kayyum atamaları mali denetim kıskaçları ve yasal engeller gibi araçlar tam da bu yerel gücün sivil bir uyanışa dönüşmesini engellemek için devreye sokuluyor. Ayrıca belediyelerin kendileri de her zaman kusursuz birer demokrasi vahası olamıyor. Çoğu zaman sivil katılımı teşvik etmek yerine kendi yandaş ağlarını besleyen devasa birer istihdam ve ihale mekanizmasına dönüşme riski taşıyorlar. Eğer bir belediye halkı karar süreçlerine dahil etmek yerine sadece kendine sadık bir kitle yaratmaya odaklanırsa merkezdeki o bürokratik denetim mekanizmasının yerel bir kopyası haline gelmekten öteye gidemez. Belediyeler sivil toplumun felç olduğu bu iklimde kesinlikle en uygun sıçrama tahtasıdır. Fakat bu
Siyaset
"MİRKETLERDE DEMOKRASİ VAR MI?"
İnsan merkezli bir kavram olan "demokrasiyi" birebir mirket topluluklarına uyarlamak tam olarak doğru olmasa da, mirketlerin karar alma süreçlerinde şaşırtıcı derecede katılımcı, eşitlikçi ve adeta "oylama" mantığına dayanan mekanizmalar vardır. ​Mirketler (meerkat) son derece sosyal ve organize topluluklardır. Kolonide bir "alfa çifti" (lider dişi ve erkek) bulunsa ve hiyerarşi çok katı olsa da, söz konusu tüm grubu ilgilendiren hayati kararlar olduğunda liderlerin diktatörlüğü sökmez. ​Mirketlerin karar alma süreçlerindeki "demokratik" unsurlar şunlardır: 1.Ortak Karar ve "Sesli Oylama" (Vocal Voting) ​Mirket kolonileri gün içinde beslenmek için sürekli hareket halindedir. Bir bölgedeki kaynaklar tükendiğinde veya tehlike sezildiğinde yeni bir yere göç etmeleri gerekir. İşte bu "Ne zaman ve nereye taşınacağız?" sorusunun cevabı tamamen demokratik bir oylamayla verilir: ​Göç etmek isteyen bir mirket, gruba özel bir ses tonuyla (hareket çağrısı) seslenir. ​Eğer grubun geri kalanı bu fikre katılırsa, onlar da aynı sesle karşılık verirler. ​Bilim insanlarının yaptığı araştırmalar, bir göç kararının alınması için en az üç mirketin peş peşe bu çağrıyı yapması (yani bir nevi alt sınır/kuorum oluşması) gerektiğini göstermiştir. ​Eğer yeterli sayıda mirket bu çağrıya "evet" sesiyle katılmazsa, lider dişi bile gitmek istese grup yerinden kıpırdamaz. Karar, çoğunluğun rızasıyla alınır. 2. Nöbetçilikte Eşitlik ve Fedakarlık ​Mirket topluluklarında mutlak bir iş bölümü vardır. Grup beslenirken, yırtıcıları (kartallar, çakallar) gözetlemesi için en az bir mirket yüksek bir yere çıkıp nöbet tutar. ​Bu nöbetçilik görevi liderler tarafından zorla dikte edilmez. ​Ayrım gözetmeksizin, karnını doyuran her ergin mirket gönüllü olarak nöbet görevini devralır. Liderlerin bu konuda bir
"KARINCALAR CUMHURİYETÇİ MİDİR?"
Karıncalar için tam olarak "cumhuriyetçi" demek doğru olmasa da toplumsal yapıları, karar alma mekanizmaları ve iş bölümleri açısından insanlardaki cumhuriyet ve demokrasi ilkelerine şaşırtıcı derecede benzeyen yöntemler kullanırlar. Dışarıdan bakıldığında bir kraliçe arı veya karınca olduğu için bu sistemler "monarşi" (krallık) gibi görünür. Ancak modern bilim, karınca kolonilerinin aslında radikal birer doğrudan demokrasi ve cumhuriyet ile yönetildiğini ortaya koymuştur. İşte karıncaların "cumhuriyetçi" ve demokratik sayılmasının nedenleri: 1. Kraliçe Bir Yönetici Değil, Sadece Bir "Anne"dir Monarşilerde kral veya kraliçe emir verir ve halk buna uyar. Karıncalarda ise durum tamamen farklıdır: Emir komuta zinciri yoktur: Kraliçe karınca koloniye emir vermez, hangi işçinin ne yapacağını belirlemez. Görevi sadece üremektir:Kraliçenin tek görevi yumurtlayarak koloninin devamlılığını sağlamaktır. Kolonide tek bir "lider" veya "patron" yoktur; kararlar merkezi bir otorite tarafından değil, işçilerin ortak hareketleriyle alınır. 2. Kararlar "Oy Çokluğu" ve Seçimle Alınır (Doğrudan Demokrasi) Karıncalar yeni bir yuvaya taşınacaklarında veya büyük bir besin kaynağını eve getireceklerinde tam bir oylama süreci işletirler. Bilim insanları buna "Korum Kararı" (Quorum Sensing) der. Keşif Süreci:Yuvadaki izci karıncalar etrafa dağılıp yeni yuva adayları ararlar. Aday Gösterme: Beğendiği bir yer bulan izci karınca, yuvaya dönerek diğer karıncaları oraya davet eder. Oylama (Eşik Değeri):Eğer o yeni yuva alanına giden karınca sayısı belirli bir "kritik çoğunluğa" (eşik değerine) ulaşırsa, koloni o yuvayı "seçmiş" sayılır. Karıncalar oyları fiziki varlıklarıyla verirler. Çoğunluk sağlandığı an tüm koloni eski yuvayı terk edip yeni yere taşınır. 3. Liyakat ve Sorumluluk
Reklam
Reklam