Victor Frankl mi yoksa Jacques Lacan mı?
Toplama kampından sağ kurtularak bu deneyimden Varoluşsal terapinin temellerini inşa eden Viyanalı Aşkenaz yahudisi Viktor Frankl, kuramı ve pratiğinin merkezine anlamı ve insanın anlam arayışını koyar. Tam da bu noktada, tüm bu felaketlerden uzak kalan yaşıtı ve dönemdaşı arka cebinde burjuvazinin gümüş kaşığıyla doğan Lacan'ın ve onun kuramsal perspektifi ile karşı karşıya gelir. Zira sanatın, entelektüelliğin ve her türlü deneyimsel akımın bereketli toprağı Paris'te doğan, yaşayan ve ölen Lacan, kendi pratiğinde anlamı destitüye eder. Böylece klinik pratisyenler olarak bizler, bu kesişimde iki akımın çatışmasında kendimizi buluruz: bir yandan anlamı azleden Lacan ve diğer taraftan intihar gibi çok krizik (kritik+kriz) kırılıma momentumların kliniğine, anlamı kurucu ve koruyucu referans olarak konumlandıran Frankl. Dolayısıyla klinik bahsin hayatiliği bu konuda bizi görmezden gelmeyi yasaklar. Lacan anlamı çatışmanın, agresyonun ve yıkımın alanı olarak arzunun elzem eylemi olarak onun diyalektikleşmesine engel olarak kendi üstüne kapanan olarak imgesel alanına konumlandırır. Hatta melankoli tam da budur; anlamın donması. Sevgili Frankl ise anlamı ve insanın anlam arayışını intihara karşı bir savunma bariyeri olarak yükseltir. Peki kim haklı? Dedübluman'ın dediği "Belki de yanlıştı doğrularım" kimin için geçerli? Aslında bu sorunun cevabını Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabı 160-161 sayfalarında cevap verir. Frankl, gecenin yarısı (belki de yarası daha doğru olur) intihar etmek üzere onu arayan vakasından bahseder. Kendi sözlerine göre yarım saat kadar telefonda konuştuktan sonra intihar etmek isteyen kişi bu niyetinden vazgeçer ve yarınına ofiste buluşmak üzere randevulaşırlar. Sabahında hasta ona mealen şöyle der: "Doktor, zannetmeyin ki dün beni
Siyaset ve hukuk tarihine "İran-Kontra Skandalı" olarak geçen, tam bir jeopolitik riyakarlık ve "güçlü olanın hukuku" örneğidir. ​Bir taraftan ABD, 1980’lerde İran’ı resmi olarak "terörü destekleyen devlet" ilan edip dünyaya ambargo uygulatırken, diğer taraftan Başkan Ronald Reagan yönetimi arkadan gizlice İran’a antitank ve uçaksavar füzeleri satıyordu. ​Reagan'ın bu skandaldan hiçbir hukuki ceza almadan, siyaseten de neredeyse hiç yara almadan kurtulabilmesinin arkasında rasyonel siyasi mekanizmalar ve müthiş bir kriz yönetimi yatıyor. Skandal patlak verdiğinde (1986), Reagan’ın ekibi başkanı korumak için muazzam bir duvar ördü. Operasyonu yürüten Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı John Poindexter ve Yarbay Oliver North, Kongre ifadelerinde "Başkanın bu silah satışından elde edilen paranın Nikaragua'daki antikomünist gerillalara (Kontralara) aktarıldığından haberi yoktu, kararı biz aldık" diyerek kendilerini feda ettiler. Reagan, her şeyi bildiği halde yasal olarak "Haberim yoktu" diyebilme lüksünü sonuna kadar kullandı. Reagan, Amerikan siyasi tarihinin en karizmatik ve halkla ilişkileri en iyi yöneten aktörlerinden biriydi. Kongre komisyonuna verdiği ifadelerde tam 124 kez "Hatırlamıyorum" veya "Hiçbir fikrim yok" dedi. O dönemde 70'li yaşlarının ortasında olan Reagan, kamuoyuna "kötü niyetli bir suçlu" olarak değil, "altındaki bürokratlar tarafından kandırılmış, detayları kaçıran yaşlı ve babacan bir lider" imajıyla sunuldu. Halk bu hikayeyi satın aldı. ABD, Reagan’dan sadece 12 yıl önce Richard Nixon’ın Watergate Skandalı nedeniyle istifa etmesiyle çok ağır bir devlet krizi yaşamıştı. Kongre’deki hem Demokratlar hem Cumhuriyetçiler, Soğuk Savaş’ın en sıcak günlerinde ABD Başkanını görevden indirmenin (azletmenin) devlet sistemine ve Amerikan imajına tamir
Tarih
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Politik Konjonktür Dalgalanması İktisatçı William Nordhaus tarafından formüle edilen bu teori, bu rasyonel (politikacılar açısından rasyonel) süreci açıklar. Hükümetlerin seçim takvimine göre ekonomiye kasıtlı olarak yön vermesidir. Seçim öncesi (Genişleme Safhası): Faizler düşürülür, kredi muslukları açılır, kamu harcamaları arttırılır. Amaç işsizliği geçici olarak düşürmek, piyasayı canlandırmak ve seçmenin sandığa mutlu gitmesini sağlamaktır. Seçim sonrası (Daralma/Fatura Safhası): Seçim kazanıldıktan sonra, o aşırı likiditenin (para bolluğunun) yarattığı enflasyonu ve döviz patlamasını engellemek için acı reçete uygulanır; faizler artırılır, kemerler sıkılır. Türkiye’de 2015’ten beri (7 Haziran - 1 Kasım seçimleri, 2017 Referandumu, 2018 Genel Seçimleri, 2019 Yerel Seçimleri, 2023 Genel Seçimleri ve 2024 Yerel Seçimleri ekseninde) bu makroekonomik dalga, iktisat kitaplarına ders olacak nitelikte, kronik bir "politik-ekonomik çevrim" olarak işletilmiştir. Eğer bir ülkede paranın ve faizin seçim odaklı olarak aşağı yukarı hareket etmesinden, sürekli tekrarlanan kriz ve toparlanma süreçlerinden bahsediyorsak, bunun adı: Politik Konjonktür Döngüsüdür. Türkiye ekonomisinin temeli, büyümek için dış kaynağa (ithal ham madde ve yabancı sermaye) bağımlı bir yapıya dayanır. Sermaye girişleri azaldığında veya durduğunda ekonomi daralır, döviz yükselir ve kriz tetiklenir. Bu durum literatürde "Dur-Kalk Ekonomisi" olarak adlandırılır. Ekonomilerin dönemsel olarak büyüme ve resesyon (daralma) aşamalarından geçmesine iktisatta Konjonktür Dalgalanmaları (İş Çevrimleri) denir. Türkiye'nin yaşadığı durum, bu dalgalanmaların yapısal sorunlar nedeniyle çok daha sert ve istikrarsız bir biçimde yaşanmasıdır. Türkiye'nin 2015 sonrasındaki ekonomik süreci iktisat biliminde
Ekonomi
Sınıf indirgemeciliği ile kimliksel/ulusal dinamiklerin çarpışması. Türk solunun ana akım damarlarında, sınıfsal çelişkileri "başat", etnik ve kültürel talepleri ise kapitalizmin çözüleceği gün kendiliğinden ortadan kalkacak "ikincil çelişkiler" olarak görme eğilimi hâlâ çok güçlü. Bu determinist yaklaşım, 19. yüzyılın homojen ulus-devlet tasavvurlarına dayanıyor. Oysa ki Türkiye’de egemen nizam, tam da o yapısal körlüğü kullanarak kendi bekasını tahkim ediyor. Devlet aklı, Kürt meselesini çözümsüz ve sürekli "akut bir tehdit" olarak tuttuğu sürece, ülkedeki her türlü hak arama mücadelesini, ekonomik krize yönelik tepkileri ve demokratik talepleri tek bir hamleyle kriminalize edebiliyor. Bir sendikal grev, bir çevre eylemi ya da akademik özgürlük talebi, anında "terörle iltisak" potası içinde eritiliyor. Solun bir kesimi, bu güvenlik bürokrasisinin ve "bölünme" paronayasının sınırlarını aşamadığı için, devletin çizdiği legal/makbul muhalefet sınırlarının dışına çıkamıyor. Türkiye’de sağın ve seküler/ulusalcı solun en kritik dönemeçlerde (sınır ötesi operasyonlar, kayyum atamaları, dokunulmazlıkların kaldırılması vb.) aynı refleksle hizalanması, sosyolojik olarak "kurucu kodların" baskınlığını gösteriyor. Cumhuriyet'in kuruluş aşamasındaki homojen ulus kurgusu, sol elitlerin de zihinsel haritasını şekillendirdiği için; sivil, çoğulcu ve radikal bir demokratik dönüşüm yerine, statükoyu koruma içgüdüsü ağır basıyor. Netice itibariyle; Kürt meselesi demokratikleşmeden, Türkiye'de ne gerçek bir işçi hareketinin ne de hukukun üstünlüğünün inşa edilemeyeceği gerçeği, solun bir kanadı tarafından yapısal bir idrak sorunu olarak reddedilmeye devam ediyor. Sol terminolojinin en güçlü kavramlarından biri olan "anti-emperyalizm", bu topraklarda ne yazık ki sık sık iç
Tarih
Olgunluk mefhumunun, kriz durumlarında da diğerlerine karşı tutarlı ve soğukkanlı olmakla çok ilgili olduğunu öğrendim.
Pakistan'ın içindeki TTP (Pakistan Talibanı) ve Beluçistan Kurtuluş Ordusu (BLA) gibi yapılar, İslamabad için cephe gerisinde ciddi birer iç güvenlik kâbusu (Truva Atı) yaratıyor. Pakistan, Kabil'i havadan vururken kendi iç eyaletlerinde (Hayber Pahtunhva ve Beluçistan) kontrolü kaybetme riskiyle karşı karşıya. Ekonomik olarak iflasın eşiğinde olan bir Pakistan, Suudi Arabistan'dan Taliban'a karşı ne diplomatik ne de finansal bir açık çek alabilmiş durumda. Bu durum, İslamabad'ın jeopolitik yalnızlığını derinleştiriyor. Normal şartlarda Pakistan, Suudi hanedanlığının en büyük askeri garantörlerinden biri olarak görülürdü. Pakistan'ın aynı anda ekonomik kriz, Beluç isyanı ve Afganistan ile açık bir savaşla boğuşması Hindistan için yapısal bir rahatlama sağlıyor. Hindistan'ın Pakistan saldırılarını kınayıp Afganistan'ın egemenliğini savunması, Yeni Delhi'nin 2021'den bu yana Taliban ile yürüttüğü el altındaki pragmatik diplomasiyi taahhüt ediyor. Hindistan, Taliban'ı resmen tanımasa da Pakistan'ı sıkıştırmak için Kabil ile ilişkilerini sıcak tutmak istiyor. Hindistan buraya dolaylı da olsa (örneğin istihbarat veya örtülü operasyonlar yoluyla) fazla müdahil olursa, ucu bucağı olmayan Peştun milliyetçiliği ve radikalizm sarmalının kendi sınırlarına sıçrayabileceğini biliyor. Durand Hattı, tarih boyunca dışarıdan müdahale eden her gücü (İngiltere, Sovyetler, ABD) yutan bir kara deliktir; Hindistan bu riski almayacak kadar rasyonel bir stratejik akla sahip. Bu durum, Hindistan için sınır güvenliğini (Keşmir hattını) tahkim etmek ve savunma sanayisini (Ermenistan örneğinde olduğu gibi) dış pazarlara açmak adına altın bir zaman dilimi yaratırken; Pakistan için ise sömürge dönemi sınır çizgilerinin (Durand) ve geçmişteki "stratejik derinlik" (Afganistan'ı arka bahçe yapma)
Tarih