modern İran edebiyatının kurucularından sadık hidayet'in 1936'da Hindistan'da yayımladığı başyapıtı. yazının devamında spoiler olabilir. kitap; imgeler, metaforlar, alegoriler üzerine kurulu ve dili gayet akıcı fakat anlam derinliği hat safhada yoğun. kitabı okudukça okuyucu bir labirentin içerisine giriyor ve çıkamadığı bu labirent sadık hidayet tarafından ustalıkla tasarlanmış. okurken Rüya mı gerçek mi, hayal mi kabus mu anlayamıyor insan ve yazar, bu karmaşıklığı muazzam hafif dokunuşlarla okuyucunun zihnine cevap olarak yerleştiriyor. mesela saramago okurken, camus okurken kitapların bazı yerlerinde "anlamadım ama zaten yazar anlaşılmak istemiyor herhalde" deyip geçiyordum fakat bu kitapta o kopukluğu hiç yaşamadım.
kitap tek bir mekanda mı geçiyor yoksa sadece bir adamın zihninde mi bu da bir soru işareti. "Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hint fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum." bu cümleyi kitabı okurken defalarca görüyoruz ve her okuyuşta farklı bir manaya bürünüyor, adeta anlam şekil değiştiriyor.
sadık hidayet kitapta; ölümü, bir kadına olan arzuyu, kini, nefreti, bekleyişi, bir sineğin anlamsız ömrünü, tanrıyı, ihtiyarlığı ve gençliği, var olmayı ve yok olmayı, gölge kavramını, annesi olan rakkaseyi, Hindistan'da yapılan kobra hapsini müthiş bir biçimde anlatıyor; varoluşçuluğun adeta tadına bakıyor ve bunu çok iyi bir şekilde dile