Albert Camus'nün 1942 yılında yazdığı, Türkçeye yabancı olarak çevrilen kitap. Yazının devamı spoiler içeriyor. Hikaye, Meursault adında, asosyal bir adamın hayatıyla başlıyor. Camus, Meursault'nun işi ve komşularıyla olan ilişkileri üzerinde bir hayli duruyor. Bir zaman sonra Meursault'nun hayatındaki tek varlığı olan annesi hayatını kaybediyor ve Meursault yaşantısına kaldığı yerden, eskisi gibi devam ediyor. Camus, kitabın yaklaşık dörtte üçünde Meursault'nun asosyal yaşamına dair detaylı bir anlatım yapıyor. Kız arkadaşı Marie ile olan bağıl fakat tek taraflı ilişkisine dair ayrıntılara giriyor. Kitabın epey uzun bir şekilde detaylı ve olaylardan uzak geçmesi Camus'nün bilerek gerçekleştirdiği bir tutum. Bir gün Meursault; Marie ve birkaç arkadaşı ile birlikte Cezayir'de tatil yapıyorken çok sıradan bir olay esnasında bir Arabı öldürüyor. Kitabın ikinci bölüme geçişi ise burada oluyor. Camus, okuyucuyu bu anda hiç beklenmedik bir kadere doğru sürüklüyor. Sıradan bir adamın sıradan yaşamı, büyük bir yıkımla değişiyor. Aslında Camus burada, kitabın baş karakteri Meursault'nun kendine olan yabancılığına ağırlık veriyor. Meursault'nun hapishane günlerinde Albert Camus'nün yaptığı tespit ve çıkarımların mutlaka okunması gerekir. "Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz." Zaman, özgürlük, sevgi, sınırlılık ve var olmak üzerine düşünceler Meursault tarafından hapishane duvarlarına muazzam bir şekilde savruluyor. "Esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa." Yargılama sürecinde hakim ile Meursault arasında gerçekleşen diyaloglar aslında Albert Camus'nün karşı olduğu fikirleri de çok iyi betimliyor. Meursault, işlediği suçtan dolayı değil, kişiliğinden dolayı yargılanmaya başlıyor. Annesi öldükten sonra gülümsemesi, tatile