Fas asıllı Myriam ve Fransız Paul, peş peşe sayılabilecek iki çocuk sahibi olduktan sonra evde çocuklarının bakımını üstlenip kariyerini bir kenara bırakmaktan muzdarip Myriam’ın isteği doğrultusunda çocuklarına bir dadı arar. Roman ilk başta iki küçük çocuğun bakımını üstlenmekten bunalan ve iyice içine kapanan Myriam’ın sancıları ile başlar.
“Yalnız başına yürüme ihtiyacı her geçen gün biraz daha artıyordu, sokaklara çıkıp bangır bangır bağırmak geliyordu içinden. Beni canlı canlı kemiriyorlar, diye düşünüyordu.”
Myriam’ın bakıcı seçimi konusunda üç kriteri vardır: kaçak göçmen olmaması, başörtü takmaması ve sigara içmemesi. Uzak Doğulu yahut Filipinli birine razıyken karşılarına Louise gibi mükemmel biri denk gelir.
“Her ne kadar çocuklarını birine bırakma düşüncesi onu dehşete düşürse de, Myriam bu dadıyı Mesih’i bekler gibi bekliyor.”
Louise ilk zamanlar sadece bir dadıyken zamanla aileden biri olur ve gitgide birbirlerine bağımlı hale gelmeye başlarlar. Bir şeylerin ters gittiğini sezseler de belki de “çocuksuz rahata eren” hayatlarından vazgeçmek sanıldığı kadar kolay değildir.
Arka planda Fransa gibi yabancı düşmanlığı ile ilgili büyük açmazları olan bir yerde yaşanan sınıfsal çatışmalar, toplumsal iş bölümü, göçmenlerin yaşayışı, kadına bakış ve dini giyim kuşama kadar her şeyin işlendiği bu roman, belki de kariyerimi bir kenara bırakıp yabancı bir ülkede evde iki çocuk büyütmekte olduğum için beni inanılmaz etkiledi.
Yazar Leïla Slimani de Fas asıllı bir Fransız ve gazetecilik yaptığı sırada karşılaştığı bir trajediden yola çıkarak yazmış bu romanı. Hoş Nağme yazarın ikinci romanı ve bu roman ona oldukça prestijli Goncourt ödülü kazandırmış.
Dil oldukça akıcı, kitapta sürekli yükselen bir gerilim hakim, çok derinlikli olmasa da yazarın değindiği güncel