Dışımız serseri, içimiz kütüphane.
Alıntı
Cehalet ve sahte entelektüellik...
Üstte yeralan resimdeki; yapay entellik gürültüsünün, içi boş iddiaların ve amip gibi çoğalan sığ kitlelerin yarattığı zihinsel kirlilikten uzaklaşarak; bilginin, tefekkürün ve sakin bir duruşun asaletine sığınmayı simgeleyen, modern ve minimalist bu kompozisyon ile mevzuya girelim istedik... "Kuluçkadaki karga yumurtasından bülbül bekleyenler", sadece saf bir cehaletin değil, aynı zamanda korkunç bir "beklenti arsızlığının" da pençesindedirler. Doğanın, mantığın ve liyakatin yasalarına kafa tutarak, ekmedikleri tarladan gül devşirmeye çalışırlar. Biz buna cehaletin yeni modası: "Alıntı" entelektüelliği diyelim... ...Hele bir de ordan şurdan alıntılar üzerinden üç beş kelâm eveleyip geveleyince, bu güruh entel takılmaya başlamaz mı? Sanırsınız ki kütüphane yutmuşlar, sanırsınız ki Doğu’nun ve Batı’nın tüm felsefesi onların o sığ zihninden süzülüp gelmiş. Sosyal medya çağının getirdiği en büyük baş belası da bu değil mi zaten... Derinlik yok, ama aforizma çok. Fikir yok, ama taklit muazzam. Emek yok, ama "ben bildim" kibri tavan. Kitabın kapağını açmadan, bir fikrin çilesini çekmeden, sağdan soldan kırptıkları iki cümleyle başımıza "kanaat önderi" kesilirler. Bilmezler ki, başkasının hırkasıyla ısınmaya çalışan, ilk rüzgârda ayazda kalır. Vasat mümbit olunca "Amip gibi çoğalmışlar" desek yanlış olmaz hani...Amip, bölünerek çoğalırken ne bir derinlik kazanır ne de yeni bir form üretir; sadece mevcuttaki o tek hücreli, ilkel yapıyı kopyalar. Bugün etrafımızı saran bu kitle de tam olarak budur: "Fikir üretemeyen, sadece cehaleti ve kibri kopyalayıp çoğaltan bir güruh." ile karşı karşıyayız maatteessüf. Eskiler ne güzel söylemiş, buyrunuz, Ziyâ Paşa'nın meşhur "Terkîb-i Bendi"; "Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma? Zer-dûz palan vursan eşek yine
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Nietzsche
“Kütüphanesi olan ve birçok kitap okuyan birinden korkmamalısınız; tek bir kitabı olan ve onu kutsal sayan ama hiç okumayan birinden korkmalısınız”
Alıntı
Güzel bir hayatı kimse tesadüfen inşa etmez. Kimse bir sabah uyandığında, sırf bir zamanlar bunları dilemiş olduğu için kendini anlam, amaç ve zarafetle çevrili bulmaz. Anlamlı bir hayat, yavaş yavaş, parça parça seçilir: okuduğumuz kitaplar, girdiğimiz odalar, yakınımızda tuttuğumuz insanlar, kök salmasına izin verdiğimiz fikirler. Ve eğer yaşadığınız hayatı sevmiyorsanız, bunun nedeni nadiren daha iyi bir hayatın ulaşamayacağınız yerde olmasıdır. Bunun nedeni, size bu hayatın sizin şekillendireceğiniz bir şey olduğunu kimsenin söylememiş olmasıdır ve bu yüzden hiç başlamamışsınızdır. Uzun yıllar boyunca neden içimde sessiz bir acı taşıdığımı ve bunun nedenini tam olarak anlayamadığımı kavramam yıllarımı aldı. Geriye baktığımda, mutsuzluğumun büyük bir kısmının aslında hiç seçmediğim bir hayatın içinde yaşamaktan kaynaklandığını görüyorum. Seçmediğim yerlerdeydim, çizmediğim yollarda ilerliyordum, etrafım tıpkı hava olayları gibi kendiliğinden oluşan koşullarla çevriliydi. Bunun kendine özgü bir yalnızlığı var. Kendi hayatınızın tam merkezinde durup, bir şekilde, kendinizi onun içinde bir misafir gibi hissetmenin yalnızlığı. Hayatın acımasız olmasından değil. Çünkü o benim değildi. İnsanların mutsuz olduklarını ve bunun nedenini belirtemediklerini söylediklerinde aslında tam olarak bunu kastettiklerine inanmaya başladım. Memnuniyetsizlik her zaman hayatın kendisindeki bir kusur değildir. Çoğu zaman, kişinin kendisi tarafından değil, miras yoluyla edinilen bir hayata karşı sessiz bir protestodur. Yaşayan kişi dışında herkes ve her şey tarafından şekillendirilmiş bir hayat. Şimdi sonsuz bir güzellikler silsilesinin ortasında yaşıyoruz. Dergiler ve filmler, reklamlar ve parlak, kayan ekranlar; her biri aynı nazik vaadi fısıldıyor: Bu da bir gün sizin olabilir. Ve yine
Substack
Var böyle tanıdıklarım
Kitapları mekanlarda, yada evde dekor olarak kullanan, kütüphaneler dolusu kitaba sahip olmakla övünen, ancak o kitapların içindeki tek bir fikri bile hayatına rehber edinememiş insanlar.
Beyazıt Devlet Kütüphanesi
Kışın çok soğuk. Kalorifer sitemi mi bozukmuş ne. Montla üşüdüm bir de. Hatta ağzımı tişörtümden içeri soğup 2 saat boyunca kendime hohladım ısınayım diye. Yine de 2 saat kitap okuyup bir hafta hasta yattım. (Belki de benim vücudum tırttır tabi.) Yine de yazlık bir kütüphane bence. Yazın serin olur diye tahmın ediyorum. Kendime sesleniş: Üsütmek pahasına kütüphanede kitap okuma konusunda diretmek biraz şov.
Alıntı