Viyana’nın kendine has, kahve kokulu atmosferinde, Gluck Kahvesi’nin bir köşesinde zamana meydan okuyan bir figür belirir zihnimizde: Jakob Mendel. Stefan Zweig, Sahaf Mendel ile bize sadece bir kitap tutkununun hikâyesini anlatmaz; aslında bir devrin, bir kültürün ve hepsinden önemlisi "saf bilginin" trajedisini sunuyor. Mendel, kâğıtların ve mürekkebin dünyasında yaşayan, hafızası kütüphane raflarından daha düzenli bir münzevidir.
Ancak Zweig’ın ustalıkla işlediği bu sükûnet, I. Dünya Savaşı’nın hoyrat eliyle paramparça olur. Mendel’in "casus" yaftasıyla toplama kampına gönderilmesi, aslında insanlığın ortak hafızasının ve kültürel birikiminin tutuklanması olarak gördüm. Zweig, bireyin trajedisi üzerinden bir imparatorluğun ve bir kıtanın çöküşünü resmeder. Mendel serbest kalıp eski masasına döndüğünde, artık ne o kafe eski kafedir ne de Mendel eski Mendel. Kitapların dünyasında kaybolan parlak zihin, gerçek dünyanın gaddarlığı karşısında yenik düştü.
Mendel’in ölümünü, nezaketin ve derinliğin kaba kuvvet tarafından tasfiyesi olarak anlamlandırdım.