“Yeryüzüne yaşayan en zararlı şey bile
Özel bir yarar taşır bu yeryüzüne;
En yararlı şey bile yanlış kullanılırsa
Yok edip doğru sonucu ulaşır zarara.
Kullanmayı bilmezsen, iyi döner kötüye,
Kötü de bazen yücelir erdemmiş gibi.”
“-... O gün senin dansını izlediğimde, başka bir şey daha gördüm. Yepyeni bir dünyanın hızla yaklaştığını gördüm. Daha bilimsel, verimli bir dünya, evet. Eskiden beri var olan hastalıklara çareler bulunan bir dünya. Çok iyi. Ama aynı zamanda katı, zalim bir dünya. Sonra gözlerini sıkıca kapatmış, küçük bir kız gördüm, eski iyi yürekli dünyayı göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği bu dünyayı tutuyor ve ona yalvarıyor, onu asla bırakmasın istiyordu.”
-spoiler-
Benim bu kitap ile tanışmam biraz rastlantıydı aslında. Distopik kitapların içinde kaybolduğum bir dönemde karşıma çıktı. Kapağına baktım, içimden “bu kesin iyi bir şey” dedim ve hiç düşünmeden başladım. Ne okuyacağımı sanıyordum bilmiyorum ama kesinlikle bu kadar sessiz bir çöküş beklemiyordum.
Başta her şey çok sakindi. Bir yatılı okul, çocukluk arkadaşlıkları, küçük kavgalar, büyüme halleri… dışarıdan bakınca hatta huzurlu bile diyebilirdin. Ama kitabın içine girdikçe o huzurun aslında bir tür fazla sessizlik olduğunu anlıyorsun. Sanki bir şeyler yanlış ama kimse yüksek sesle söylemiyor.
Sonra gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyor: Bu çocuklar organ bağışı için yetiştirilen klonlar. Ve o andan sonra kitap artık aynı kitap olmuyor.
Sanatın bile bir amacı var, aşkın bile bir açıklaması var, hayatın bile bir görevi var. Her şey bir şeyi kanıtlamak için var gibi. “İnsan mısın?” sorusunun etrafında dönüyor her şey. Ama beni en çok vuran şey bu değil, beni en çok vuran şey kabullenmeleri.
Bir noktadan sonra bir isyan bekliyorsun. “Hayır” demelerini, kaçmalarını, sistemi yıkmalarını… ama olmuyor. Sadece devam ediyorlar. Sanki başka seçenek hiç yokmuş gibi ve bu çok ağır çünkü bir süre sonra anlıyorsun ki kitap aslında sadece klonları anlatmıyor. Bizi anlatıyor.
Sessizce kabul ettiğimiz şeyleri. İçimize atıp devam ettiğimiz hayatları. Değiştirebilecekken değiştirmediklerimizi. Belki bizim hikayemiz bu kadar ekstrem değil ama mantık aynı. Bir şeyler oluyor, biz hissediyoruz ama çoğu zaman sadece devam ediyoruz. Ve en korkuncu da bu olabilir.
“Beni asla bırakma” ise bende pek sevgi gibi kalmadı. Daha çok tutunacak hiçbir şey kalmamışken bile bir şeye sarılma hali gibi kaldı. Bir umut değil, bir refleks gibi.
Sessiz, ağır ve içe işleyen bir kitaptı. Bitince
Beni Asla BırakmaKazuo Ishiguro · Yapı Kredi Yayınları · 202512,2bin okunma
“-, küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım.”