Jack London'u ortaokulda beyaz diş ile tanımıştım ama tabii o zamanlar nasıl bir edebi deha ile tanıştığımdan haberim yoktu. Ta ki Martin Eden'e kadar. İncelemede spoiler olabilir hassas olanların okumamasını tavsiye ederim.
Kitap dıştan bakıldığında tamamen bir sınıf ayrımı kitabı gibi görünüyor ama Martin'in gelişimini daha doğrusu gelişemeyişini okumak gerçekten çok sürükleyici. Genel konu hakkında bir bilginiz olduğunu farz ederek direkt kendi görüşlerimi paylaşmaya başlıyorum. Kitabın üç kısımdan oluştuğunu düşünüyorum: Çaba, vazgeçiş, anlamlandıramayış. Öncelikle Martin'in en başta yazar olma isteğini, deli gibi kitap okumasını entelektüel bir arzu olarak görmüyorum. Bunu yargılamamak lazım çünkü sonuçta hayatı denizlerde geçmiş biri ona rağmen kendini elinden geldiğince geliştirmiş. Ama daha sonrasında olan okuma isteğinin motivasyonunu tamamen Ruth'a olan tutkusundan kaynaklı görüyorum. İlk kısımlarda Ruth'un ailesinin Martin'e yaklaşımı ise yaşadıkları çevre göz önünde bulundurulduğunda gayet normal. Zaman ilerledikçe Martin'in yazar olma tutkusunda şiddetli bir artış görüyoruz. Öyle bir raddeye geliyor ki bu yola onun için çıktığı Ruth'u bile karşına alıyor. Martin'in yazmaya bu derece bağlanması kitapta çok güzel hissettiriliyor. En başından beri Martin'e inanan hep kendisi oluyor. Genellikle bu yolda yalnız oluyor.
Benim kitapta en etkilendiğim kısım Martin'in keşfedilmesinden sonra olanlardı. Kendine sürekli neden vazgeçtikten sonra bunun olduğunu soruyor. O kadar yıldır çabaladığı başarıya ulaştığında bile sormaya sorgulamaya devam ediyor. Ruth'a olan şu cümleleri bence kitabın özeti niteliğinde:
''Neden daha önce göze almadın? İşim gücüm yokken... Açlıktan ölürken... Şimdi kimsem o zamanda aynı adamdım, insan olarak, sanatçı olarak aynı Martin Eden'dım.