fakat bu acıya şimdi tek başına kalmış insanın biçareliği de karışıyordu. içinde müthiş bir ağlamak arzusu vardı. bununla beraber ağlamak istemiyordu. bu güneşin ortasında, bu her tesadüf ettikleri insanın adeta bir şarkı mırıldanır gibi geçtiği yolda, bu berrak denizin karşısında ağlamak, kendisine olmayacak bir şey gibi geliyordu. nihayet ağlamak, biraz da etrafındaki insanları kendisine acındırmak olacaktı
acaba ne düşünmüştü, neyi beklemişti? bu dalgaların ona getirecekleri bir şey olduğunu mu sanıyordu; yoksa mağaranın içine dolup boşalan suyun o acayip uğultusuna mı kendini kaptırmıştı? bu seslerde onun için neyin, hangi sırrın daveti vardı?
ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. sizi iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor. -sanki, bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, her şey elimden gelir; toprağı altın yaparım. ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. ben hayatın efendisiyim. bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. ben, şarabın neşesi ve balın tadıyım- diyordu
birdenbire babasını olduğu gibi karşısında gördü ve bu hayal ona bir daha onu görmeyeceğini, sonuna kadar onun varlığından uzak kalacağını, bir insanı bir daha görmemenin, sesini bir daha işitmemenin, bir daha hayatına girmemenin keskin ve yenilmez acısıyla ona hatırlattı