Kitap, 60’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak giden Türklerin hayatını anlatıyor. Özellikle Duisburg’daki çelik fabrikalarındaki yüksek fırınlarda çalışan Koca İbrahim’in hikâyesi üzerinden hem gurbetin hem de insanın kendi içinde yaşadığı çatışmanın derinliğini gösteriyor.
İbrahim, köyden kalkıp “birkaç yıl çalışıp para biriktirir, traktör alır dönerim” hayaliyle Almanya’ya gitmiş bir adam. Ama yıllar geçtikçe bu hayal yavaş yavaş eriyor. Fabrikada inanılmaz ağır şartlarda, binlerce derece sıcaklığın karşısında demir eritiyor. Bedeni yoruluyor, ruhu daha da yoruluyor. Ev hayatı ise ayrı bir sorun. Üçüncü evliliğini yaptığı Elif’le arasında büyük bir uçurum var. Elif, Burdur’un yaylalarından, neredeyse çocuğu andıran yaşta, okuma yazması bile olmayan bir kadın. İbrahim ise kıskanç, namus anlayışı çok katı, sürekli erkek çocuk bekleyen ve bu yüzden de zaman zaman şiddete başvuran biri. Aralarındaki ilişki sevgiyle değil, geleneklerin baskısıyla yürüyor.
Baykurt, bu iki insanın hikâyesini anlatırken aslında daha büyük bir resmi de çiziyor: Göçün insanı nasıl değiştirdiğini, köyden kopup yeni bir ülkeye gidince yaşanan yalnızlığı, kültür çatışmasını ve işçilerin içinde bulunduğu zor durumu. Yüksek fırınların o dev gibi, cehennemi andıran görüntüsü, İbrahim’in içindeki yangını çok iyi simgeliyor. Yazar, bunu abartmadan, sade ve gerçekçi bir dille anlatıyor.
Kitabı okurken bazen İbrahim’e kızıyorsun, “biraz kendine gel” diyorsun; bazen de ona acıyorsun çünkü o da kendi içinde ezilmiş bir adam. Elif’e ise daha çok üzülüyorsun; o kadar çaresiz ve yalnız ki. Roman, sadece “gurbetçi işçilerin hayatı” diye özetlenemeyecek kadar katmanlı. Aile içi ilişkiler, namus anlayışı, sendikal bilinç eksikliği ve yabancılaşma gibi konuları da derinlemesine işliyor.
Edebiyat açısından