Beklemek, özlemek, beklemek, özlemek... Hayat, bu iki kelimenin arasında sıkışıp kalmıştı işte. Ona, zorunlu bir Oblomovluk dayatılmıştı sanki. Bu düşünce, bir an içini gıdıkladı. Oblomov, kendi tercihiyle divanda yatmayı seçmişti; onlar ise zorla bu soğuk ranzalara uzanıyorlardı. Hafifçe gülümsedi. “Bunu koğuştakilere anlatmalıyım,” dedi içinden. “Çıkınca Leyla’ya da söylerim. Gonçarov’u sever o.” Ranzasına uzandı, gözlerini tavana dikti. “Oblomovluk iki türlüdür arkadaşlar,” diye hayal kurdu. “Gönüllü Oblomovluk ve zorunlu Oblomovluk. Marx’a dönersek, birincisi trajedi, ikincisi fars. Biz bir farsın içindeyiz.” Bu fikir, koğuşun soğuk sessizliğinde içini ısıttı.
günlerden bir özge gün müdür
yaprak dökümü müdür gizemli neylerin
dağlar leyla albenisiyle mi donanmıştır
bulutların doluktuğu
bunlar sözcük müdür yoksa tuz ırmağı mı
roma’ya yakınılan ben miyim
bir gün
hergün gelen meleğin gelmeyeceğini
bilen ben miyim
ilenen leyla mıdır leyla mıdır
(kötürüm bir yel eser ıraklardan
üçgenlerin eşliğinde
unutulur olay özellikleri
şems’in öğütleri erir ufukta
doğuda batar güneş)
kötürüm bir yel eser ıraklardan
çağlar alınyazımı tartışır
karanlığı tırmalar karanlık bilgeler
evren bir savaş alanıdır
aşkı eline dolayan bir dize yürür üstüme
bir kent mecnunu keser yollarımı
leylayı sorar
(ölüm şarkısını çalar gizemli neyler
düşer -bu bir ölüm düşüşüdür- çılgın hüseyniler
bağlanır bir aksak hicazda şevki bey’in kolları
doğuda batar güneş)