''Sizler yeni bir gün doğumunu bekleyebilirsiniz ancak benim buna gücüm kalmadı..'' diyerek 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ediyor Zweig.
Satranç,Avusturya’nın Naziler tarafından işgali sonrasındaki dönemde uygulanan faşizmin boyutlarını gözler önüne sermesi bakımından da önemli bir eser. Faşizmin, toplumdaki aydın insanları nasıl akıl hastası edebileceği,sonraki hayatlarında kendilerine ne çeşit travmalar bırakabileceğini son derece gerçekçi bir şekilde ortaya koyuyor Zweig; hem şahsi gerçek hayatında hem de bu kitabında.
Onu, yaşamadığını yazmayan bir yazar olarak tanımlıyorum. Yani kitaplarındaki bütün dramları,acıları kendi ruhunda fazlasıyla çektiğine, kalbindeki ve beynindeki elemlerin kitaplarında bize aktardığından daha şiddetli bir ölçüde kendi ruhuna tesir ettiğine eminim.
Genel olarak Zweig, ifade etme ve psikolojik analiz kâbiliyetinin arkasında,tabiri caizse arka fonda çalan bir müzik gibi sunuyor asıl anlatmak istediklerini, yoksa onun çok başarılı bir edebiyatçı olmak, kusursuz bir dil kullanmak, şekli anlamda dünyanın en iyi romanını yazmak gibi bir amacı bulunmuyor ve fakat bu özelliklere de zaten sahip olması, onu dünyanın en kusursuz kalemlerinden biri yapıyor zaten.
Satranç’ın olay örgüsü noktasında, özet niteliğinde pek çok yorum yapılabilir ancak ben bu konuya Stefan Zweig kadar vakıf olamadığımın idrakiyle ve inceleme yazarken kitabın adeta özetini çıkaran diğer okurlardan dolayı, tekrara kaçmamak adına yalnızca şunları söylemek istiyorum; büyük yazarlar ve eserler, ustalıkla ve zekice kurgulanmış hikayelerinde aynı oranda büyük resimleri gösterirler. .