Yazık ki Alman üniversitelerinde kalmış tüm Herr Professor'lar orada değildiler; çoğu nesnelerin adlarını değiştirerek zihinsel ürünleri çarpıtmada tartışılmaz bir ustalığa erimiş bilgelerdi onlar! Sakalları dalga dalga, gözlükleri altın çerçeveli o adamlar, o barışçı laboratuvar ve kürsü fareleri, sofizmleri ve kibirleriyle işte o savaşın hazırlayıcısı olmuşlardı. Onlar sımsıkı korseli, pırıl pırıl monokllü Herr Lieutenant'tan daha fazla suçluydular, çünkü o dövüş ve kıyım peşinde koşarken ne de olsa kendi profesyonel heveslerini izlemekten başka şey yapmıyordu.
Alt sınıftan bir Alman askeri eline geçirdiğini iç eder, sarhoşken önüne geleni kurşuna dizerken, savaşçı öğrenci çarpışmanın ortasında Hegel'i ya da Nietzsche'yi okuyordu. O "tarihsel adalet" icraatını kendi elleriyle gerçekleştiremeyecek kadar kültürlüydü. Ne var ki o ve profesörleri Cermen hayvanının tüm berbat içgüdülerini kışkırtırmışlar, üstünden bilimsel bir haklılık cilası geçmişlerdi.
"Mezarından hiç çıkma emi, tehlikeli entelektüel." diye sürdürüyordu Desnoyers kafasında.
Vahşi Faslılar, çocuksu kafalı Afrikalılar, gamlı Hintliler, ona Alman üniversitelerinin avlularında kurum satan bütün o savaş meraklısı samur cüppelerden daha saygıdeğer görünüyordu. O cüppeleri sırtlarında taşıyanların tamamı ortadan yok olsa dünya nasıl rahat soluk alırdı! Hırs dolu bilgenin incelikli, soğukkanlı, zalim barbarlığına kıyasla, vahşinin çocuksu, kendi halinde barbarlığını yeğliyordu; bu kendisini bu denli rahatsız etmiyordu, üstelik ikiyüzlü değildi. Bu nedenle, yüreğinde acıma uyandıran tek düşman türü o mezarlarda çürümekte olan adsız, cahil erlerdi. Zamanında birer köylüydüler, fabrika işçisiydiler, dükkanlarda tezgâhtardılar, bağırsakları ölçüsüz gelişmiş obur Almanlardı; savaşı açlıklarını doyurmak için,