“Sanki cennette yaşıyormuşum ama keyfini çıkarmam yasakmış gibi gelmeye başladı bir gün.”
Alıntı
Dünyamız zamanının çoğunu bizi çiftleşmeye davet etmekle geçiriyor, oysa gerçekliğimiz bizi hüsrana uğratmakla meş­gul.
Sayfa 275 - Ayrıntı·Kitabı okudu
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yazık ki Alman üniversitelerinde kalmış tüm Herr Professor'lar orada değildiler; çoğu nesnelerin adlarını değiştirerek zihinsel ürünleri çarpıtmada tartışılmaz bir ustalığa erimiş bilgelerdi onlar! Sakalları dalga dalga, gözlükleri altın çerçeveli o adamlar, o barışçı laboratuvar ve kürsü fareleri, sofizmleri ve kibirleriyle işte o savaşın hazırlayıcısı olmuşlardı. Onlar sımsıkı korseli, pırıl pırıl monokllü Herr Lieutenant'tan daha fazla suçluydular, çünkü o dövüş ve kıyım peşinde koşarken ne de olsa kendi profesyonel heveslerini izlemekten başka şey yapmıyordu. Alt sınıftan bir Alman askeri eline geçirdiğini iç eder, sarhoşken önüne geleni kurşuna dizerken, savaşçı öğrenci çarpışmanın ortasında Hegel'i ya da Nietzsche'yi okuyordu. O "tarihsel adalet" icraatını kendi elleriyle gerçekleştiremeyecek kadar kültürlüydü. Ne var ki o ve profesörleri Cermen hayvanının tüm berbat içgüdülerini kışkırtırmışlar, üstünden bilimsel bir haklılık cilası geçmişlerdi. "Mezarından hiç çıkma emi, tehlikeli entelektüel." diye sürdürüyordu Desnoyers kafasında. Vahşi Faslılar, çocuksu kafalı Afrikalılar, gamlı Hintliler, ona Alman üniversitelerinin avlularında kurum satan bütün o savaş meraklısı samur cüppelerden daha saygıdeğer görünüyordu. O cüppeleri sırtlarında taşıyanların tamamı ortadan yok olsa dünya nasıl rahat soluk alırdı! Hırs dolu bilgenin incelikli, soğukkanlı, zalim barbarlığına kıyasla, vahşinin çocuksu, kendi halinde barbarlığını yeğliyordu; bu kendisini bu denli rahatsız etmiyordu, üstelik ikiyüzlü değildi. Bu nedenle, yüreğinde acıma uyandıran tek düşman türü o mezarlarda çürümekte olan adsız, cahil erlerdi. Zamanında birer köylüydüler, fabrika işçisiydiler, dükkanlarda tezgâhtardılar, bağırsakları ölçüsüz gelişmiş obur Almanlardı; savaşı açlıklarını doyurmak için,
Before long, the Company flank had broken and Shuja’s cavalry were through the Grenadiers and in among the reserves, slashing left and right: as Lieutenant Gabriel Harper wrote later: ‘I fancy had but one or two thousand of the enemy’s cavalry behaved as well as those that attacked the Grenadiers, we should have lost the day … The chance was more than once against us, and I am of the opinion the sepoys would not have been able to stand the cannonade five minutes longer than they did.’ But once the Mughal cavalry had broken through, they carried on into the Company camp, where they put to flight the irregular cavalry guarding the baggage, the treasure and the ammunition. Then they promptly dismounted and began to loot. Thereafter they were lost to Shuja’s control and played no further part in the battle.
Lieutenant Johnny Mains never got used to seeing them close-up. Alive or dead, a Yautja was a weird-looking creature. Ostensibly humanoid, yet there was so much about them that was so inhuman that traditional classification systems just didn’t seem adequate.
“Oh, certainly, sir. Would you like me to accompany you?” “That won’t be necessary, Lieutenant, but thank you for the offer.” “I—s-sir,” he stammers. “Of course, it’s m-my pleasure, sir, to assist you—” Good God, I have taken leave of my senses. I never thank Delalieu. I’ve likely given the poor man a heart attack. “I will be ready to go in ten minutes.” I cut him off. He stutters to a stop. Then, “Yes, sir. Thank you, sir.” I’m pressing my fist to my mouth as the call disconnects.
Sayfa 56